<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680</id><updated>2011-10-09T06:28:30.103+03:00</updated><title type='text'>David Ojalvo</title><subtitle type='html'>Blogların ne denli önemli hale geldiğine dair fazla söze gerek yok. Bu sayfa elektronik ortamda paylaşımlarımı gerçekleştirebilmek üzere kurulmuştur. Sanal dünyada da bir "yaşam kültürünü" geliştirebilmek amacımdır.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>74</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4694527114033167782</id><published>2011-09-28T10:49:00.001+03:00</published><updated>2011-09-28T10:52:17.169+03:00</updated><title type='text'>Bir çift mavi göz</title><content type='html'>Çocukluğuma dönüyorum onu düşündüğümde. Mavi gözleri anıların bir yerine gömülmüş, derinlerinden sıcak, sımsıcak duygularla varıyor bugüne. Algı güzelleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne anlatıyordu o mavi gözler, o dik duruş, o sevgi dolu bakışlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel, çok özel bir güveni telkin ediyordu, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüyeceğini, gelişeceğini, okuyacağını, bir yerlere varacağını. Günün birinde yetişkinler gibi sohbet edeceğinizi belki de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zaman hızla akıyor&lt;/span&gt;” sıkça söylendiği gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğimle beraber, sanki her yıl bir öncekinden daha çabuk geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011’in son çeyreğine yaklaşırken, gerilere bakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bar-mitsvalardan, düğünlerden, Pesah sederlerindeki karşılaşmalardan 2008’e varıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir Pazar öğleden sonra seni ziyarete gelsem, sohbet etsek, geçmişten, hayattan, bugünden konuşsak&lt;/span&gt;” diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırıyorsun belki de. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ne anlatacağım&lt;/span&gt;” diye soruyorsun kendine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göztepe’de, evinin salonunda oturuyoruz karşı karşıya. Sadece evin duruşu, eşyaları değil, sokaktaki ağaçlar bile anlatıyor bir huzurun varlığını. Öyle hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç tanımadığım dedemden söz açıyorsun, Tekirdağ’dan, İzmir’den, yolculuklardan, dostluklardan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıstık, likör ikram ediyorsun. Sohbet koyulaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar babamın da senle sohbete geldiğini aktardığında, yüzüm ayrı bir aydınlanıyor olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satır aralarında, kimi dostlarının seni neden “efsane” gördüklerini ben de görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efsanesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ılık bir Mayıs günü İstanbul’dan ayrılıyorum zorunlu hizmete.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakışların aynı; mavi gözlerindeki zenginlik çoğalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden döndüğümde şehre, akrabamdan öte, yoldaşım oluyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeniden İstanbul’dan ayrılmanın öncesindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat tecrübene sığınıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketime, insanların bencilliğine, teknolojinin yalnızlaştırıcı etkisine, 2000’lilere kafa yorarken; akıp giden zamanda tedirgin olmamam gerektiğini öğretiyorsun bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığa ve yaşama dair inandığım temel değerler güçleniyor böylece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutlarım kanat çırpmaya devam edebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Değerli Okurlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Ekim itibariyle askere gidiyorum. Bu nedenle yazılarıma bir yıl kadar ara veriyorum. Bu çerçevede son yazım ise, ailemdeki “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;mavi gözlü kahraman&lt;/span&gt;”a armağanımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlü gönül bağları yaratmak, her yaşamdaki değeri görebilmek, sahiplenmek bizleri zenginleştirmiyor mu sonuçta?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen kahramanları uzaklarda, özel bir şekilde aramaya hiç gerek yoktur. O içimizdedir, ailemizdedir, yanı başımızdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık yazmalı; dede sevgisini neredeyse hiç tatmadım, büyükanne sevgisini on bir yaşımda yitirdim. Ama inandım. Yaşa değil, on yılları deviren tecrübelerin, birikimlerin gücüne. Orada enerjiyi de gördüm. Yaşama bağlılığın, yaşam sevgisinin enerjisini. Dolayısıyla sayıların zannedildiği gibi bir karşılığı yok. Çoğalabilirsiniz, taşabilirsiniz. Size öğretilen tüm kalıpların dışına çıkabilirsiniz. Aştıklarınızın ötesinde, anlatma kaygısı da çok daha özel oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının kahramanı, ona dair bir metnin kaleme alınmasını istemedi. Oysa amacım, bir parça da her okura, kendi hayatlarındaki “mavi gözleri” hatırlatmaktı. Bu sıcaklığı herkesin hissetmesi, öyle temel bir insani değer, ihtiyaç ki aslında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Son soruyu kendime yöneltiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Günün birinde ben de bir çift mavi göz olabilir miyim?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık kalbim sıcak, kanım sıcak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4694527114033167782?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4694527114033167782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/bir-cift-mavi-goz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4694527114033167782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4694527114033167782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/bir-cift-mavi-goz.html' title='Bir çift mavi göz'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-3510531890786709693</id><published>2011-09-15T09:59:00.002+03:00</published><updated>2011-09-15T10:01:59.803+03:00</updated><title type='text'>Tutunamayanlar, ben ve biz</title><content type='html'>Son dönemde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oğuz Atay&lt;/span&gt;’ın “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tutunamayanlar&lt;/span&gt;” adlı romanını okudum. Yaklaşık 40 yıl önce yayımlanan eserde, kendimi, ülkemi ve günümüzü anlamaya bir kez daha çalıştım. Romanı tamamladıktan sonra içimi yakan soru şu oldu: “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Daha farklısı nasıl olabilir(di)? Tutunmak; ama nasıl?&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Romanın kahramanlarından Selim intihar etmiştir. Selim’in ardından dostu Turgut, Selim’den kalan tüm izleri takip eder. Selim’in diğer arkadaşlarıyla görüşür, yazdıklarını okur, anılarını yeniden yaşar. Bu süreçte, Turgut’un kendi yaşamının tüm parçaları çözülür. Selim’in ölümü karşısında âile, iş, mühendislik gibi anlamlılığına inandığı tüm kavramlar boşluğa dökülür. Bir çıkış var mıdır? Hiçbir yanıt, Selim’den ve onun ölümünden daha keskin ve sâhici değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın kaleme alındığı 1970’li yılların başından günümüze, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;tutunanlar&lt;/span&gt;” ve tutunamayanlar nereye vardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunamayanların öyküsü, Selim’in günlüklerinde anılan kahramanların ki kadar sessizlikte kalmaya mahkûmdu. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tutunanlar&lt;/span&gt;” ise oyunu kuralına göre oynamaya devam mı ettiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın, işaret ettiğine kanaât getirdiğim, özünde kimsenin kazanmadığı bir oyuna?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde dev bir küre herkesin üstünden geçmeye çalışıyor. Kuralları kabûl ediyoruz. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İster istemez kabûl ediyoruz&lt;/span&gt;” demeye dilim ne yazık ki varıyor ve başka türlü davranmaya da birey direnç gösteremiyor. Odaklar dağılıyor, dağıtılıyor, yön değiştiriyor çoktandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdealizmin kaleleri bir bir düşerken, hem bir dönüşüm gerçekleşiyor, hem de oyun, tutunamamanız üzerine kurallarını, diktalarını sağlamlaştırıyor. Bu manzara karşısında belki de günümüzün yalnızlığı Selim’indekinden çok daha büyüktür, belki de değildir. Sonuçta &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Don Kişot&lt;/span&gt; varlık buluyor sayfalarda. Don Kişot On Yedinci Yüzyıl’dan sesleniyor. Onu hafife almayın veya hezeyanlarına gülüp geçmeyin; bir gayret anlamaya çalışırsanız, içiniz sızlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunduklarımız, kalıcı değildir. Sanallaşan dünyâ, bilgisayarın içindeki değil, asıl dışındaki dünyâdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Selim, ne yazık ki intihar ediyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İntihar etmekten başka çıkar yolu bulamaması okuru düşündürmeli… Selim’in çevresi, elbet bu ölüm karşısında sarsılıyor; ama arkadaşları yolun bir yarısında, bir yanıyla Selim’i terk etmişlerdir. Bu ölümü en fazla Turgut içselleştiriyor, vicdanıyla şiddetli bir şekilde yüzleşiyor ve dostunun yolunda kayıplara karışıyor. Gelişmeleri anlatırken de, 70’li yılların başındaki birey, yaşantı, bürokrasi üzerine yazar net bir portre çiziyor. Romandaki ince alayı, o dönemi yaşayanların daha iyi göreceği açık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kuşağım adında, alaylar içinde yaşayan ve basitlikten sıyrılamayan bir gençliğe tanık olduğumu söylesem, Oğuz Atay bana hak verir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi dönemindeki benzerlikleri dile getirse, yüreğime çok da su serpilmezdi sanırım. Sonuçta büyük resme baktığımızda, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;tutunamayanların yolu artık biraz da buralardan geçiyor&lt;/span&gt;” derdik, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;gününüzün afyonu, tuzağı bunlar&lt;/span&gt;.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak ediyorum. Yazar, romanında kendisini nerede konumlandırırdı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Selim kendisini temsil ediyorsa, yanıt &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yazmaktaydı&lt;/span&gt;. Gerçek tutunma çabasının karşılığı yazmak ve anlatmaktı. Don Kişot’un kılıcı, yazarın kalemiydi. Ne var ki burada da, çok önemli bir başka nokta karşımıza çıkıyor: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Durum tespiti yapmaktan öteye geçmek&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyâ tarihinde az sayıda lider, toplumunu öteye taşıdı ve yaratılan değerler, tutunamamamızı sağlamak üzere hızla erozyona uğratılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalemi elime aldım ve ben de durum tespiti yapmaktan öteye geçemiyorum. Oğuz Atay’ın romanı, güncelliğini korumaktan ziyade, kanımca bir çağrı, bir uyarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa biz Selim için, Turgut için üzülmeye devam ediyoruz. Kitabı anlıyoruz da… En iyi olasılıkla, yıldızları seyrediyoruz, bir mucize bekliyoruz, oyunun kuralına öyle veya böyle uyarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim’in ölümü kadar, sessiziz hepimiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-3510531890786709693?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/3510531890786709693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/tutunamayanlar-ben-ve-biz.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3510531890786709693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3510531890786709693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/tutunamayanlar-ben-ve-biz.html' title='Tutunamayanlar, ben ve biz'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-7416179428843011213</id><published>2011-09-07T22:15:00.001+03:00</published><updated>2011-09-07T22:15:40.129+03:00</updated><title type='text'>7 Eylül</title><content type='html'>&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;o:officedocumentsettings&gt;   &lt;o:allowpng/&gt;  &lt;/o:OfficeDocumentSettings&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:enableopentypekerning/&gt;    &lt;w:dontflipmirrorindents/&gt;    &lt;w:overridetablestylehps/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="&amp;#45;-"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="20" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable  {mso-style-name:"Normal Tablo";  mso-tstyle-rowband-size:0;  mso-tstyle-colband-size:0;  mso-style-noshow:yes;  mso-style-priority:99;  mso-style-parent:"";  mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;  mso-para-margin-top:0cm;  mso-para-margin-right:0cm;  mso-para-margin-bottom:6.0pt;  mso-para-margin-left:0cm;  line-height:115%;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:11.0pt;  font-family:"Calibri","sans-serif";  mso-ascii-font-family:Calibri;  mso-ascii-theme-font:minor-latin;  mso-hansi-font-family:Calibri;  mso-hansi-theme-font:minor-latin;  mso-bidi-font-family:"Times New Roman";  mso-bidi-theme-font:minor-bidi;  mso-fareast-language:EN-US;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:10.0pt;mso-bidi-font-size:11.0pt; line-height:115%;font-family:&amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;"&gt;O arabanın arka koltuğunda uzanıp, gökyüzündeki bulutların geçişini izlerken neler düşünüyordun?... Hangi hayalleri kurmaya ermişti aklın?... Pek ötelere gidemezdin herhalde, o gün de kavrıyordun, gökyüzü, bulutlar, güneş çok uzaktaydılar. Uzaklaştın sen de o semadan… Tatlı esintiler kadar, fırtınalarla da tanıştın… Savrulmayı da öğrettiler hem… Şimdi ürkmemeli. Şimdi şafak pembesine fısıldamalı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-7416179428843011213?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/7416179428843011213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/7-eylul.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7416179428843011213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7416179428843011213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/7-eylul.html' title='7 Eylül'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-2456109217437975045</id><published>2011-09-01T14:29:00.001+03:00</published><updated>2011-09-01T14:29:45.730+03:00</updated><title type='text'>1 Eylül</title><content type='html'>&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;o:officedocumentsettings&gt;   &lt;o:allowpng/&gt;  &lt;/o:OfficeDocumentSettings&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:enableopentypekerning/&gt;    &lt;w:dontflipmirrorindents/&gt;    &lt;w:overridetablestylehps/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="&amp;#45;-"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="20" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-priority:99; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin-top:0cm; 	mso-para-margin-right:0cm; 	mso-para-margin-bottom:6.0pt; 	mso-para-margin-left:0cm; 	line-height:115%; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:"Calibri","sans-serif"; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-ascii-theme-font:minor-latin; 	mso-hansi-font-family:Calibri; 	mso-hansi-theme-font:minor-latin; 	mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-bidi-theme-font:minor-bidi; 	mso-fareast-language:EN-US;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:10.0pt;line-height:115%;font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;"&gt;Söylenenler, söylenemeyenler, yarım kalanlar, tamamlayabildiğiniz cümleler, tamamlayamadıklarınız… Zamanın en yumuşak gazlı bezine sarmaya çalıştığınız yaralarınız… Küçük veya büyük yaralarınız… Çirkin izleri de kabullenmeye çalışmanız… İnsanoğlunun, doğanın anlayış cevherinde kendinizi buluşunuz… Hüngür hüngür ağlayan duygulara, mantığınızın, o asil mantığınızın şefkat dolu bir el misali dokunması… Topallayarak da olsa yürümek… Bir kez daha yürümek, buğulu gülümseyişlerle…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-2456109217437975045?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/2456109217437975045/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/1-eylul.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2456109217437975045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2456109217437975045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/09/1-eylul.html' title='1 Eylül'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-1830892739241642855</id><published>2011-08-26T14:28:00.000+03:00</published><updated>2011-09-01T14:29:30.841+03:00</updated><title type='text'>26 Ağustos</title><content type='html'>&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;o:officedocumentsettings&gt;   &lt;o:allowpng/&gt;  &lt;/o:OfficeDocumentSettings&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:enableopentypekerning/&gt;    &lt;w:dontflipmirrorindents/&gt;    &lt;w:overridetablestylehps/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="&amp;#45;-"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="20" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-priority:99; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin-top:0cm; 	mso-para-margin-right:0cm; 	mso-para-margin-bottom:6.0pt; 	mso-para-margin-left:0cm; 	line-height:115%; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:"Calibri","sans-serif"; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-ascii-theme-font:minor-latin; 	mso-hansi-font-family:Calibri; 	mso-hansi-theme-font:minor-latin; 	mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-bidi-theme-font:minor-bidi; 	mso-fareast-language:EN-US;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; mso-outline-level:6"&gt;&lt;span style="font-size:10.0pt;line-height:115%;font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;mso-fareast-font-family:&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-bidi-font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;mso-fareast-language:TR;mso-bidi-font-weight:bold"&gt;Fazla tüketiyoruz… Teknolojiyi, sözleri, olasılıkları, değerleri… Un ufak parçalanıyor sevgiler, arkadaşlıklar, paylaşımlar, romantizm… “Kahraman olamazsınız” deniyor böylesi bir çağda. Ve hâlâ, içimde, derinlerimde “isyan, umut demektir” sözü varlığını hissettiriyor. Ne kadar şanslıyım? Bunu artık kadere sormayacağım. Kırılan hayallerimin kemiklerini torbaya bağlayıp, kalbime değil, tükenmişliklere gömüyorum şimdi. Hâlâ “çok uzun yolculuklara çıkmak” geçerliyse eğer, gençliğime şükrediyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-1830892739241642855?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/1830892739241642855/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/08/26-agustos.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1830892739241642855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1830892739241642855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/08/26-agustos.html' title='26 Ağustos'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-3843238815891373972</id><published>2011-07-28T21:43:00.001+03:00</published><updated>2011-07-28T21:45:24.253+03:00</updated><title type='text'>Papatyalar titrerken</title><content type='html'>Hayata bakış açısı nasıl değişir insanın? Bir çift göz nerelerden nerelere doğru kayar? Yılların insana vereceği en büyük armağan olgunlaşmak mıdır? Sahiden, nasıl olgunlaşır insan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir temmuz akşamı evimde oturmuş, düşünüyorum. Sorularımın yanıtlarını aramak bir yana, onları çoğaltıyorum. Hafta boyu, dünden, tarihimi anlatan dünden beri de düşüncelerime, duygularım eşlik ediyor kaçınılmaz olarak. Bazen duygularıyla düşüncelerini, kalbi ile mantığını ayırmaya çalışsa da insan, sanırım nafile. En derin, kendine yarar ilkesiyle; ama bazen tutkularının seline kapılarak ilerliyor veya ilerleyemiyor birey, adımlarını sorguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Mutluluk’ kelimesi de yeniden ve yeniden beliriyor, hem duyguların hem de düşüncelerin damarlarında. Kan gibi dolaşarak, ya kalbinizi ısıtıyor ya da beyninize sıçrıyor; kâh efkârdan öldürüyor, kâh gecenin bir yarısı yorgunluğa meydan okuyarak şarkılar söyletiyor.&lt;span style="font-style: italic;"&gt; Mutluluğun ruha konan kelebek&lt;/span&gt; olduğunu kabul etmişseniz de yolun bir yerinde, kimileri onu eline, avucuna alıp, getirip gösteriyor size. İçinizden bir çığlık yükseliyor: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Durun bir dakika! Benim mutluluğu anlatan kelebeğim o değil! Kavanozlara konup, müzelerde de sergilenmiyor! Nerede? O özgür! Dünyalar kadar özgür! Ne doğumla, ne de sonlarla işi var! Hayallerimin tarlalarında gezinir, yolunu arar.&lt;/span&gt; Karanlıklarım çökünce yolunu bulamayabilir de ama güven tamdır. İlla ki, yeniden gelir konar yanı başınıza, yakınlarınıza… Soran gözlerle de ürkerek rica eder, özgürlüğüne bir gıdım bile dokunmamanızı. Bu nedenledir ki, dün kızdım, sessiz harflerle kızdım, kelebeği eline alıp da bana gösterenlere… Sorunum mutlulukla değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi bildim bileli ucuz kahramanlıkların, ucuz öykülerin peşinde olmadım. Derinliğin bana atfettiği buydu çünkü. Fırçayı elime aldığımda, tuvalin üzerinde kocaman boşluklar bıraktım. Resim ferah görünüyor muydu, bilemedim; ama çizgilerimin olmadığı bu boşluğa “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;yalnızlığım&lt;/span&gt;” dedim. Huzursuz kaldım sonra, kalmak zorundaydım belki de… Siz dalgasız, gel-gitsiz bir denizi düşleyebilir misiniz? Sesinizi duyar gibiyim. Bir o kadar, ben de güneşin pırıl pırıl parladığı mavi denizi, mavi gökyüzünü seviyorum. Yine Karadeniz’i görmüşlüğüm var. Karadeniz’in sonsuzluğundaki ufuktan medet ummuşluğum. Rotamla barışık kalarak, pişmanlıkları reddetmişliğim. Yaşadığım zaman, mekân ve ‘çağdaşı’ olamadıklarımla pekâlâ kavga edip de duruyorum. Hırçın dalgalara daldığında gözlerim, işte gördüğüm bu! Sahiciliğe tutkuluyum, aşka inandım, klasiğe sığındım ve evrenin büyüklüğü karşısında yatırdım kendimi sahildeki kumların, gelmiş geçmişin ölçeğine… On yıl mı, yüz yıl mı geriye uzanmaya çalıştım, yine bilemedim. Yeninin doğasıyla, hâlâ uzanmanın yolundayım yarına… Bazen sıkılıyorum itiraf etmeli. Bayat bir nakarat gibi geliyor kulağa kimi anlarda geçmiş-gelecek-gün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeniyeti de sorgulamaya niyetlendim. Dedim, ne olduysa olmuş, ne yaşanmışsa yaşanmış ve insanoğlu kendine ancak bugünde bu kadarını miras bırakabilmiş. Dolayısıyla, yıpratma kendini böylesine, bırak yaşam işini bildiği gibi yapsın, deniz dalgalansın. Kayığın, küreklerin küçük senin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnandığım değerleri yitirmedim. Sadece şaşkınım biraz. “Aşkım hayat” diyorum ya, birileri gelip mutluluğu hatırlatıyor ya, “bu iş mutlaka olacak” diyoruz ya… Sonra… Sonra… Neden alabora oluyor bir temmuz gecesi iç dünyam, ruhum, kazıdığım tırnaklarım?... Nasıl oluyor da mesele indirgeniyor “kalmaya veya gitmeye”? Hangi cephe, kaç cephe açılabilir yaşamda bir savaşımın mücadelesinin bitmez tükenmez başlarındayken çoğu zaman? Sonra... Sonra nasıl oluyor da bir anda kendinizi kılıcınız elinde salvolar atarken, atmaya çalışırken buluyorsunuz ölüme karşı, ölümlere karşı?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır! O mutluluğun kelebeği biliyor, bu sefer gösteriyor. Sadece hayal tarlaları yok… O karanlıklarınızda koskoca gemileri sarsan, papatyaları titreten &lt;span style="font-style: italic;"&gt;melankoli rüzgârları&lt;/span&gt; da var. Teslimiyet kaçınılmaz gibi ama korkmayın, olgunlaşmayı çalmaz, geciktirmez. Korkmayın, ardından büyük dağınıklıklar kolay kolay bırakmaz. Kabullenmeli. Yalnızlığınızda, tuvalin başında durduğunuz gecelerde bırakın melankoli rüzgârı geçsin, esip geçsin… Dilim ayrılıkların, sürgünlerin türküsüne de değiyor, değebiliyor paylaşmalı. Ben resmetmiş olduğum koca dağlardaki ormana zarar vermeyeceğim; başarabilirsem usul usul tırmanacağım patikayı… Kulaklarımda duran fırtına deresinin sesini de kaybetmeye niyetli değilim. Yürüyeceğim. Yürüyebileceğim kadar yürüyeceğim. Bazen koşacağım, belki de düşüp ama az ama çok yara bere içinde kalacağım. “Olgunlaşmak” diyeceğim buna. Siz de böyle yorumlayacaksınız inanıyorum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-3843238815891373972?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/3843238815891373972/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/07/papatyalar-titrerken.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3843238815891373972'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3843238815891373972'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/07/papatyalar-titrerken.html' title='Papatyalar titrerken'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8699578228390004933</id><published>2011-07-15T23:50:00.001+03:00</published><updated>2011-07-15T23:52:52.655+03:00</updated><title type='text'>Yok olmayı istemek; ama neden?</title><content type='html'>Her aile, çocuğu için iyi bir gelecek ister. Elindeki imkânlar ölçütünde çocuğunu iyi okullarda okutur, üniversiteye girebilmesi için dershaneye yazdırır. Üniversiteyi takiben, mastırı tamamlaması için ayrıca destek verir. Sorumluluklarını tamamıyla ele alacağı güne dek gencin madde-manevi rahat ve mutlu hissetmesi için çabalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel okullar, öğrenciyi hayata hazırlamak için çok çalışır. Dilin önemini vurgular; bir değil, iki yabancı dil eğitimi verir. Sosyal faaliyetlere teşvik eder, okul içi ve dışı, ulusal ve uluslararası etkinlikler, seminerler düzenler. Kariyer planlaması için rehberlik servisleri görev alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç de, bu süreçte dünyanın zor bir yer, ekmeğin aslanın ağzında değil de midesinde olduğunu idrak eder. Kimi günler ve geceler zorlanarak üniversiteye girer, mastırını tamamlar, dil öğrenir, kendini geliştirir ve özgeçmişini bir işyerine en donanımlı şekilde sunmak için hazırlıklarını yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata atılmak için kendi kuşağımın önüne çizilen model az çok böyleydi. Peki, ya imkânları olmayanlar, bu beklentiye cevap veremeyenler ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz gelimi, babasız yetişen, annesinin psikiyatrik rahatsızlıkları olan, eğitimini yarıda bırakan, hatta çevresinden, dünyadan nefret eden bir genci düşünün…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ece Erdoğuş&lt;/span&gt;, Doğan Yayınları’ndan, Mayıs ayında çıkan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yok Olma Kılavuzu&lt;/span&gt;” adlı romanında tam da bu portredeki genci inceliyor. O çatıya çıkan ve ölmek isteyen genci…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesinin kira geliri ve ellerindeki varlıkla hayatını idame ettiren, bir işte tutunamayan, sorgulayan ve sorguladıkça nefret duyan bir adamı… Öyle ki, karşısına çıksa onu yaratan yazarından bile hiç hoşlanmayacağına kanaat getirdiğim birini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda atıfta bulunduğu üzere, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kafka&lt;/span&gt;’nın “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dönüşüm&lt;/span&gt;”ündeki kahramanı&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Gregor Samsa&lt;/span&gt;’ya yaklaşıyor Ece Erdoğuş. Bir anlamda, bu yüzyılın Samsa’sını arıyor. Direnemeyenlerin maruz kaldığı çöküntüyü gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir süre için hikayenin kahramanı bir süpermarkette çalışmıştır ve süpermarketler, günümüzde hâlâ büyüklüğün, kapitalizmin simgelerinden biri. Upuzun reyonların arasında gezinirken, ürünleri detaylarla incelerken, bir market çalışanına empati geliştirebilir miyiz? Neler hissediyorlardır paketleri, kutuları yerleştirirken, onların hayalleri nedir? Var mıdır? İş gücünün ucuz, işsizliğin yüksek oranlarda seyrettiği bir dünyada, toplumsal standartlar nasıl daha yükseltilebilir? Bunun için gerçekçi bir irade var mı? Romanın kahramanı oldukça karamsar bir yerde duruyor ve hem kendisi hem de diğerleri için okuru düşünmeye sevk ediyor. İster istemez “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;nasıl olabilirdi&lt;/span&gt;” diye soruyorum, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;nasıl daha farklı olabilirdi?&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküde, kahramanın tepkisel davranışlarının mizahi yönü okuru güldürüyor; ama gidişat iyi değildir. Genç adam, sayfalar ilerledikçe dayak yiyor, hor görülüyor. Markette karşılaştığı ve/veya apartmanlarına taşındığı sarışın kadınlar dikkatini çekiyor. Kadıköy’ün sokaklarında gezinirken “Alara” yazan bir poster onu bambaşka dünyalara götürüyor. Duygular ve arzular anlık yoğunlaşırken, özgürlük, geleceğe uzanan bir özgürlük, tutunamayışın altında gömülü kalıyor. Sahaflardan alınan bazı eski plaklar, ruhu ısıtıyor; Kadıköy’ün caddeleri, sokakları, insanları anlamsızlığa bürünürken. Kaldı ki, günümüz gençliği olarak, kahramanın kaldığı karanlıktan payımıza düşeni bizler de alıyoruz. Neyi, ne kadar ehlileştirebildiğimiz; sistem ve yeni yüzyılla barışık kalabildiğimiz ise aklımı meşgul ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz bireyinin ruhunu, dünyasını inceleyen eserlere çok ihtiyacımız var ve Ece Erdoğuş’a romanı için teşekkür borçluyuz. Yazarak, tartışarak, konuşarak ufkumuzu açmayı başarabiliriz. Bunun içinse öncelikle küreselleşmenin ve tüketimin getirdiği uyuşukluktan sıyrılmak gerek. “Yok Olma Kılavuzu” böylelikle gerçek bir kılavuz, günümüzün gölgedeki bireyini fark etmek, anlamak için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;06 Temmuz 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8699578228390004933?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8699578228390004933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/07/yok-olmay-istemek-ama-neden.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8699578228390004933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8699578228390004933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/07/yok-olmay-istemek-ama-neden.html' title='Yok olmayı istemek; ama neden?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-1165438814509318470</id><published>2011-07-15T23:48:00.002+03:00</published><updated>2011-07-15T23:50:24.308+03:00</updated><title type='text'>İçimdeki zenci kadın</title><content type='html'>Serin mayıs günlerinin nispeten ılık bir akşamında, yakın bir dostumla tiyatro çıkışındayız. Oyunu beğendiğimiz üzere, paylaşımlarda bulunuyoruz. Tiyatro oyuncularının, her sahneye çıkışlarında, aynı oyun performansını nasıl ortaya koyabildiklerini tartışıyoruz. En azından izleyici tatmin edecek asgari çabanın ne düzeyde olabileceğini. Tiyatroyu düşündükçe, kendi yaşamlarımıza yöneliyoruz. Şehrin, hayatın koca bir sahne ve bizlerin de bir çeşit oyuncu olduğuna yönelik bilindik cümleleri yeniden kuruyoruz. Zaman içinde tiyatro, oyun, sahne kavramları karşısında, kendimize yönelik bakış açımız da değişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Taksim Meydanı’na karşı oturup, gece yarısına doğru çaylarımız içerken sohbet de derinleşiyor. Taksim de bir sahne gibi… Yüzlerce, binlerce insan geçiyor meydandan. Kalabalığı, trafiği izlemeyi sevebildiğim anlardan birindeyim. Ben de kendi çizgim ve duruşumla, bu sahnenin bir parçasıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu bir ara reenkarnasyondan açılıyor. Önceki hayat var mıdır, yok mudur bilmiyorum; ama hayal kurmak serbest. Dileyenler kendilerini prens veya prenses olarak düşlemiştir tarihin bir yerinde. Dostum İpek’se beni şaşırtan ve bu yazıyı kaleme almama sevk eden, kendi rolünden söz etti. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Önceki hayatımda Mississippi’de, pamuk tarlasında çalışan, köle ticaretiyle getirilmiş zenci bir kadınım&lt;/span&gt;” dedi. Çok etkilendim ve dostuma bu kahramanın peşinden gitmesi gerektiğini söyledim. Neden böyle bir kadını geçmişte canlandırdığını sormadım; ama içindeki zenci kadınla konuşmasını istedim. Onun hikâyesi neydi? Neler hissediyordu? İpek’e neler söylerdi ve İpek ona neler anlatmak isterdi? Bu doğrultuda düşüncelerinin, onun hayatına açabileceği bir pencere mutlaka vardı. O pencerede hatırı sayılır bir derinlik görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Gece yarısı gibi Boğaziçi Köprüsü’nü geçerken, kendi evrimim üzerine düşündüm. Yanıtlarımı bulmak kolaydı. İçimdeki kahramanı tüm netliğiyle görebiliyordum. O kişi olmama imkân yoktu; ama kahramanımın hayat felsefesi, benim felsefemdi. Bu ortaklıkla yaşam üzerine odaklanmak, zarafetle dolu yürüyüşümüzdü. Günışığından izler her yerdeydi; zifir karanlık gecelerin olasılığını dahi en aza indirgiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sahnede izlediklerimiz, yaşadığımız hayatlar ve içimizdeki kahramanlar… Tek bir beden ve ruhta iç içe geçiyor hepsi… Başarabildiklerimizin huzuru ve özlemlerimizin, beklentilerimizin gelecek yolculuğunda bazen sarsıyor bazen de yüreklendiriyor bizi bu deneyimler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okurlarımız da sorsunlar isterim kendilerine… Eğer bir reenkarnasyon varsa, geçmiş yaşamınızda kimdiniz? Medeniyet ilerlerken, nasıl bir rol değişimi oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevaplar incitmesin. Hayal kurmak masumdur ve bir yanıyla, çocukluğun engin dünyasından beslenir. Biliyorum; çocukluk çağı gerilerde kalsa da, kimileri için çok gerilerde, bazı değerleri alıp saklamanın ve en masum olana sığınmanın hiçbir zararı yok… Kendinle baş başa kaldığında insan, yargılar anlayışın karşısında boyun eğmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sadece müzik değil, her yönüyle sanat ruhun gıdasıdır. İyi bir oyunda, aktör ve aktrisler sahnede benim için kahramanlaşır. Tiyatroda yaşanmışlıkların güzelliğini hayatımda saklayabildiğim kadar saklarım. Bilinçaltım, iç dünyam harmanlanır. Bu süreçte eminim ki İpek’in içindeki zencin kadın da olgunlaşır, ihtiyaç duyduğunda dönüp alabileceği bilgeliği büyütür. Hayat devam ediyor derken de, bu anlattıklarım gökkuşağı gibi, renk katar, renk yaratır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01.06.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-1165438814509318470?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/1165438814509318470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/07/icimdeki-zenci-kadn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1165438814509318470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1165438814509318470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/07/icimdeki-zenci-kadn.html' title='İçimdeki zenci kadın'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4596211495431994848</id><published>2011-05-27T22:17:00.002+03:00</published><updated>2011-05-27T22:20:19.287+03:00</updated><title type='text'>Şimdi yeniden denizle buluşmalı</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: trebuchet ms;font-size:85%;" &gt;Maviliğin, masmaviliğin orta yerinde,&lt;br /&gt;Ne kadar özgür, ne kadar mutluyduk...&lt;br /&gt;Balıklarla vals ediyor,&lt;br /&gt;Güneşe kamaşıyordu gözlerimiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öylesine neşeli, öylesine coşkunduk ki,&lt;br /&gt;Bir sarhoşluğun içinde fark edemedik yükseldiğimizi...&lt;br /&gt;Önce tatlı bir uyku aldı benliğimizi,&lt;br /&gt;Sonra soğuğa ayıldık...&lt;br /&gt;Kara bulut olmuştuk,&lt;br /&gt;Uzaklaşıyorduk bilinmezlere...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamdaki acımasızlıkla yüzleştikçe,&lt;br /&gt;Elektrikle yükleniyorduk,&lt;br /&gt;Yıldırımlarımız, kalplerimize düşüyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bahar öncesi,&lt;br /&gt;Sağanak yağmur olduk...&lt;br /&gt;Çarptık şemsiyelere, yüzlere,&lt;br /&gt;Dağlara, taşlara,&lt;br /&gt;Ağaçlara, bayırlara...&lt;br /&gt;Yer altından, gün yüzünden,&lt;br /&gt;İncecik dallardan oluverdik Fırtına Deresi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeniden denizle buluşmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25.02.2010&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4596211495431994848?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4596211495431994848/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/simdi-yeniden-denizle-bulusmal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4596211495431994848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4596211495431994848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/simdi-yeniden-denizle-bulusmal.html' title='Şimdi yeniden denizle buluşmalı'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-1482306898347984161</id><published>2011-05-27T21:52:00.001+03:00</published><updated>2011-05-27T21:54:26.180+03:00</updated><title type='text'>Çocuktan ne öğrenir insan?</title><content type='html'>Başlıktaki sorunun yanıtını en iyi, anne-babalar verecektir. Ailenin diğer üyeleri de, rolleri çerçevesinde sorunun cevabına katkıda bulunabilirler. Yazımda kendi perspektifimi sunmaya çalışacağım. Bu kez köşe yazımı okuduğum bir kitap, izlediğim bir tiyatro oyunu, medyada yer alan bir haber veya gezi tecrübeleri üzerine kurmuyorum. Üç yaşından dördüne, dostluk kurduğum bir çocuktan alıyorum ilhamı. Rize’deki mecburi hizmet sürecim üzerine paylaşabileceğim en anlamlı deneyimlerimden biri bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çok değerli dostlarım, Çamlıhemşin’deki komşularımla tanışmam, Rize’ye taşındıktan altı ay sonrasını, Kasım 2009’u bulur. Böylece, memleketinizden, sevdiklerinizden uzak bir coğrafyada yaşamanın zor yönlerinden biri olan “yalnızlık” dağılmaya başlar. Ara ara karşılaşmalarınız, tanıdıkça, sevdikçe düzenli görüşmelere dönüşür. Romanlarda, filmlerde anlatılandan çok daha güçlü bir komşuluktur bu; ailelerde hayat bulan manevi değerler de orada sizinledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin küçük kızı Nehir, o dönem üç yaşının sonlarına yaklaşıyordu. 2010 yılının sevgililer gününde dördüncü yaşından gün almaya başlayacaktı. Hayatında ilk kez karşılaştığı birini elbet yabancılaşmıştır ilk zamanlarda, çekingen davranmıştır. Sonrasında o da kendince tanımaya, alışmaya başlar. Üç yaşındaki bir çocuğun dilini öğrenirsiniz siz de. Üstüne üstlük bu öylesine saf, masum ve yargısız bir lisandır ki. İlgi bekler; çocuğun o uçsuz bucaksız oyun dünyasına dâhil oldukça, yürekler daha bir ısınır. Yaşa uygun olarak, dünyanın kuralını öğrenme süreci vardır. Oysa o kuralların sınırlarını zorlamak, yaramazlıklara ortaklık da bambaşka bir masumiyeti taşır. Yeri gelir kahkahalara boğulursunuz. Son iki yıl içerisinde atabildiğim en güzel kahkahaların da kaynağıdır Nehir. Pek tabii çocuğu yaramazlıklara yüreklendirmek istemezsiniz; ama çocukla birlikte gülerken, anne de ortak olur mutluluğa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun bitmek tükenmek bilmez enerjisine ayrıca hayran kalırsınız. Yastık savaşı, atçılık, ayıcığı yakalama, yapboz oynarsınız. Biri biter, diğeri başlar. Siz yorulursunuz, o “haydi haydi” der. Benim eve dönme saatim veya onun yatma saati gelince, Nehir’de gözyaşları belirir. Bazı günler gelir kapımı çalardı, bazı günler el ele bakkala iner, çikolata alırdık. Sevme zamanlarında, var gücüyle sıkardı boynumu; gözlüklerim kırılacak diye anne-babası endişe ederdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan ortası İstanbul’a dönerken de en zor ayrılığım Nehir’den idi. Aynı zamanda hayat adına önemli bir öğretisi oldu onun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Seneler geçtikçe Nehir büyümeye devam edecek. Anne-babası, ablası Deniz onun için en iyisini yapacaklar. Ben de kendi hayat yoluma devam edeceğim. Nehir ve çocuklar büyüdükçe yarınlar, bugün olacak. Aynı zamanda seçimler seçimleri izleyecek, siyasi-ekonomik tartışmalar sürecek, (belki) yeni savaşlar çıkarken barışa özlem sürecek. Nehir’den öğrendiğim, gelecek için karamsarlıktan uzak durmak. Ekonomik krizler çıkıyor, sınav skandalları patlak veriyor, eğitim-sağlık sistemleri değişiyor… Ülkemizde siyaset son derece basit tartışmalara, söz sataşmalarıyla dolu... Daha fazlasıyla işsizlik, hayattan memnuniyetsizlik söz konusu…&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Ve çocuklar büyüyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Nasıl daha iyi bir dünya yaratabiliriz&lt;/span&gt;” sorusuna odaklanmalı. Siyasetin, üzerine kurulması gereken temel de bu değil mi? Toplumlar ve özellikler yarın için daha iyi sistemler, modeller yaratmak. Dile getirdiklerimi, inanıyorum ki çoğu okurumuz biliyor. Dünyayı az çok anladığımızı farz ediyorsak eğer, bir de dört yaşında bir çocuğun gözlerinden bakmaya çalışalım. Neler fark ediyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukları ve onların geleceğini düşündükçe, yapabildiklerimiz, bugünlere ve kendi hayatlarımıza da anlamlı bir katkı sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01.05.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-1482306898347984161?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/1482306898347984161/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/cocuktan-ne-ogrenir-insan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1482306898347984161'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1482306898347984161'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/cocuktan-ne-ogrenir-insan.html' title='Çocuktan ne öğrenir insan?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-6221161861064873468</id><published>2011-05-27T21:47:00.002+03:00</published><updated>2011-05-27T21:51:53.028+03:00</updated><title type='text'>Korkunun ustasından yazma önerileri</title><content type='html'>Korku-gerilim türündeki romanlardan söz edilince, akla gelen ilk yazarlardan biridir Stephen King. Kitapları, 350 milyondan fazla satan yazarın, 2011 itibariyle yayınlanmış 49 romanı var. Birçok yapıtı vizyona da uyarlanan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Stephen King&lt;/span&gt;, 2000 yılında yazmak üzerine bir kitabı kaleme aldı. Dilimize Altın Kitaplar Yayınevi’nden, 2007 Mart’ında “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazma Sanatı&lt;/span&gt;” adıyla çevrilen kitapta, Stephen King hayat öyküsünden kesitler sunuyor ve yazmak adına profesyonel önerilerde bulunuyor. Ünlü yazarın sıkı sıkıya tembihlediği iki tavsiye&lt;span style="font-style: italic;"&gt; çok okumak&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;en iyi bildiğinizden yazmaya başlamak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yaratıcılıktan önce taklitçilik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;King’in yazma tutkusu çocukluk yıllarına dayanıyor. Okula başladığı ilk yılda çok hastalanmıştı ve tüm yılı evde geçirmek zorunda kalmıştı.  Yatağında geçirdiği saatlerde kitaplar eğlencesiydi. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaratıcılıktan önce taklitçilik vardı&lt;/span&gt;” diye yazar Stephen King, böylelikle bloknotuna kitaplardan bölümleri, kendi tanımlamalarını ekleyerek kopyalıyordu. Yazdıklarını annesine gösteren küçük Stephen, annesinden “bir tane de kendin yaz” önerisini almıştı. Bir süre sonra, eski bir arabayla ortalıkta dolaşıp küçük çocuklara yardım eden dört büyülü hayvanın öyküsünü karalamıştır. Okul yıllarında derlediği öykülerinden sembolik de olsa para kazanmaya da başlayacaktı. Döneme ait anılarından yazmak üzerine, okul gazetesindeki çalışmalara, Lizbon haftalık gazetesine geçişine ve ağabeyinin kasaba yayınına yer verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stephen King, çocukluğu üzerine düşündüğünde, televizyonun evlerine geç girdiğinden ötürü kendini şanslı sayar. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(…) Günlük görsel abur cuburunu tıkın kuşağından evvel okumayı ve yazmayı öğrenmiş bir avuç son Amerikan romancısı arasındayım&lt;/span&gt;”  ifadesiyle bu durumdan duyduğu memnuniyetini dile getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İlk öyküsünü Playboy dergisi için tasarlamıştı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolej yıllarına geldiğinde yazar artık kolayca ilham buluyordu. Yazdıklarını edebiyat dergilerine satar hale gelmişti; ama kazancı küçüktü. Kolejin kütüphanesinde eşi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tabitha &lt;/span&gt;ile tanışır ve mutlu bir beraberlik aşkla başlar. Evlendikleri dönemde geçim sıkıntıları olur King çiftinin. Stephen King öğretmenlik yapmaktadır; ama bütçesini denkleştirebilmek için çamaşırhanede de iş almıştır. Yazmaya ancak tüm işler bittikten sonra vakti kalmaktadır. İlk yayımlanan romanı “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Carrie (Göz)&lt;/span&gt;”yi okul yıllarından esinlendi ve öyküyü &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Playboy &lt;/span&gt;dergisine yönelik tasarladı. Ne var ki yazdıklarını beğenmiyor, çöpe atıyordu. Çöpteki yaprakları kurtaran eşi olmuştur ve onun desteği ile romanı tamamlamıştır. Roman 1973 Mayıs’ından yayınlanır ve karton kapak için telif hakkında karşılık iki yüz dolar kazanmasıyla yazarın hayatı değişir. İlk romanını, diğerleri izler ve Stephen King bu noktada bir itirafta bulunur: ciddi bir alkol ve uyuşturucu bağımlılığı atlında yazmıştır ve tedavi süreci çok zor olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmayı sevdiği kadar okumaya da olan tutkusunu yazar şu cümleyle anlatır. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Herhangi bir tarafa gitmeden önce arafta bir süre geçirmek zorundaysam, ödünç kitap veren bir kütüphane olduğu sürece, benim açımdan bir sorun olmaz sanırım.&lt;/span&gt;” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazarken nelere dikkat etmeli?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Haziran 1999’da geçirmiş olduğu ve çok ciddi boyutta seyreden araç dışı trafik kazasının ardından tamamlar Stephen King “Yazma Sanatı” adlı eserini. Böyle bir kitabın düşüncesi hatırında yıllardır durmaktadır; ama kaza itekler onu. Bu kazanın detaylarının da yer aldığı kitabında, uzun bir tedavi süreci gördüğünde, beş defa ameliyat edildiğinden bahseder. Yeniden yazmaya başlamak zira hem çok zor hem tedavi edici gibi durmaktadır.&lt;br /&gt;Stephen King’in yazmak adına önerilerini, örneklerle veriyor. Ön plana çıkan noktalardan bazıları şu şekilde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt; “Yazarken sade ve direkt olun. (…) Uygun ve renkli ise, aklınıza gelen ilk kelimeyi seçin.”&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Zengin bir kelime dağarcığına sahip olmalısınız.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Gramer bilinmeli.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Pasif değil, aktif cümle yapıları kurun.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Zarfları dikkatli ve yerinde kullanın.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; “Paragrafların nerede başlayıp nerede biteceğini pek fazla düşünmemek en iyisidir; işin püf noktası olayı doğal akışına bırakmaktır.”&lt;/li&gt;&lt;li&gt; “En iyi yazı, yazar için bir tür ilham verici oyun olduğu zaman yazılandır ve bu hep, hep, hep böyledir.”&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Romanı yazarken plan yapmaktansa, Stephen King sezgilerine güvenmek eğiliminde.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; “Betimleme yazarın hayal gücünde başlar ama okurunkinde bitmesi gerekir.”&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Dürüst olun; yazarken karakterlerinize sansür uygulamayın.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; “İyi kurgu daima hikâyeyle başlar ve temaya doğru gelişir; hemen hemen hiçbir zaman temayla başlayıp hikâyeye doğru ilerlemez.”&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Roman için yapılan araştırmalar geri planda durmalıdır. &lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;İnsanın neden yazdığına, birçok yazar farklı yanıtlar vermiştir. Bu konuda Stephen King’in düşünceleri de, tıpkı kitabında yer verdiği öneriler gibi açık ve sade: “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsan, para kazanmak için, ünlü olmak için, ileride rahat etmek için veya arkadaş kazanmak için yazı yazmaz. Yazdıklarını okuyanların hayatlarını ve kendi hayatını zenginleştirmek için yazar. Ayakta durmak, iyi olmak ve kendini aşmak için yazar. Bir de mutlu olmak için, tamam mı? Mutlu olmak için.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29.03.11&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-6221161861064873468?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/6221161861064873468/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/korkunun-ustasndan-yazma-onerileri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6221161861064873468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6221161861064873468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/korkunun-ustasndan-yazma-onerileri.html' title='Korkunun ustasından yazma önerileri'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5592247804743372667</id><published>2011-05-27T21:43:00.004+03:00</published><updated>2011-05-27T21:47:20.679+03:00</updated><title type='text'>Trabzon’dan izlenimler</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bir eğitim nedeniyle geçtiğimiz hafta dört gün Trabzon’daydım. Trabzon’da gezip görülecek birçok yerin, tadılacak lezzetlerin olduğunu biliyorum. Gündüz saatlerinde eğitime katıldığımdan ötürü, şehri turistik yönüyle pek göremedim. Aktarabildiğim kadarıyla, şehre dair izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Trabzon Havaalanı’na ilk inişim 2009 Mayıs’ında oldu; ardından bu alanda birçok kere yolcuydum. Hayatıma ilk kez Doğu Karadeniz’e gelen biri olarak, elbet Trabzon’dan Rize’ye nasıl gideceğimi de bilmiyordum. Uçakta yanımda oturan yolcu, çevre yolunun karşısına geçmemi ve bir otobüs firmasının yazıhanesine gitmemi önermişti. Havaalanından çıktığımda, yazıhaneyi danıştığım uçak firmasına bağlı bir yetkili, mesafenin çok uzak olduğunu, yürüyemeyeceğimi, taksiye binmem gerektiğini söyledi. Sıradaki taksi şoförü de bana sekiz lira fiyat verdi yazıhaneye gitmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksiye binmem ve inmem bir olmuştu! Çok uzak mesafe dedikleri yaklaşık bir kilometreymiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sabah Trabzon’u hiç ama hiç sevmemiştim. Daha sonraları benzer olayları gördüğüm üzere, alandaki taksi şoförleri şehre gelen konukları aynı çizgide karşılamaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’a atfedilen milliyetçi bir yapı söz konusu ve azınlık kimliğim dikkate alındığında, şehre karşı bir tedirginliğimin olduğunu itiraf etmeliyim. Trabzon’u, biraz da bu tedirginliği atabilmek adına tanımak istedim, isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’da arnavut kaldırımı sokaklarında, köklü bir tarihi hissetmek mümkün. Memleketi Trabzon olan dostum, dikkatimi çeken birkaç yapının, Yunan mimarisine özgü izler taşıdığını anlatıyor bana. Görmem gereken birçok yeri sıralıyor ve şehrin gece-gündüz canlılığından söz ediyor. Şehrin en işlek caddesi Maraş Caddesi olsun, Uzun Sokak veya kunduracılar sokağı, dostumu doğruluyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin kazandırdığı genç nüfus da düşünüldüğünde Mart’ın son günlerinde sokaklar hareketli, yoğun bir dolmuş trafiği var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maraş Caddesi’ne açılan sokakların birinde kaldığım otelde çalışanlar ilgililer. Adımı görünce şaşırıyorlar, nereli olduğumu merakla soruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Forum Alışveriş Merkezi, şehrin girişine kurulmuş. Birçok ünlü markanın, yemek yerlerinin, sinemanın yer aldığı alışveriş merkezi, İstanbul’dakilerden farksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Devlet tiyatrolarının Trabzon’da da sahnesi var. Perşembe akşamı “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben, Feuerbach&lt;/span&gt;” adlı oyundayım. Salonun üçte biri dolu denilebilir. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dönemeç&lt;/span&gt;”in ardından, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tankred Dorst&lt;/span&gt;’tan izlediğim ikinci oyun “Ben, Feuerbach”. Başrolde “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Savaş İkinci Perdede Çıkacak&lt;/span&gt;” ve “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Müfettiş&lt;/span&gt;” oyunlarından tanıdığım bir isim, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hakan Meriçliler&lt;/span&gt; var. Beğeniyle izlediğim oyunda, Hakan Meriçliler’in oyunculuğundan bir kez daha çok etkileniyorum. Akıl hastanesinden taburcu olup, yedi yıl aradan sonra tiyatroya dönme arzusunda olan Feuerbach, zekâsıyla, yeteneğiyle, ruhsal dalgalanmalarıyla bize sesleniyor. Sahnelenen bu güçlü oyun, Trabzon’dan anlamlı bir anı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Haftanın son gününde, eskimiş otogar binasından otobüse biniyorum. Başta Sümela Manastırı olmak üzere, turist yapıları görmek, gelecek için kendime verdiğim bir söz. Elimde broşürler, fotoğraf makinem olmadan, turist rolünü oynamadan, şehirlerin doğal akışının izini sürmek de ayrı bir keşif.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’dan tanışmalar ve yeniden karşılaşmaların ardından ayrılıyorum. Şehir merkezinden otogara gidişimde, eğitimde tanıştığım Trabzonlu meslektaşım bana yardımcı oluyor. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sonuçta sen misafirsin, misafirperverliğimizi göstermek isterim&lt;/span&gt;” diyor. Mütevazı yaklaşımı beni mutlu ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lezzetlerin, arnavut kaldırımı sokakların, binaların veya tiyatro oyunlarının yeri belli. Manevi olarak insanı zenginleştiren ise, daha fazlasıyla iyi insani ilişkiler oluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;04.04.11&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5592247804743372667?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5592247804743372667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/trabzondan-izlenimler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5592247804743372667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5592247804743372667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/05/trabzondan-izlenimler.html' title='Trabzon’dan izlenimler'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8093301500627034630</id><published>2011-02-27T01:37:00.005+02:00</published><updated>2011-02-27T23:21:50.855+02:00</updated><title type='text'>Nadiye Ana için</title><content type='html'>26 Şubat 2011…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaya gelişimin yirmi yedinci yıl dönümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlarımdan aldığım birçok güzel dilek ile yeni yaşıma girdiğim için mutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha umut bulutu içindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Çamlıhemşin’de, zorunlu hizmetle meslek hayatıma atıldığım sürecin son dönemi. Buradaki hayatım ikinci yılına yaklaşıyor. Öylesine güzel bir kasabadayım ki, böylesine yerlerin hikâyelerde olabileceği hissi içimdeki yeri fazlasıyla koruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vadideki hayatım adına kaleme almak istediklerim var. Yaşanmışlıkların detaylarını zaman içinde kaybetmek istemiyor bir yanım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, öğleden sonra aldığım kötü bir haberleyse, üzgünüm. Masallarda anlatılabilecek Çamlıhemşin’in kahramanlarından birini kaybettik çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;İlk iş yerim, evime yaklaşık bir kilometre uzaklıkta prefabrik bir yerdi. Her sabah erkenden, tek bir caddede, on – on beş dakikalık yürüyüşlerle başlıyordum güne. Evimden caddeye açılan yokuşu inerken tanışmış olmalıydım Nadiye Ana ile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülen gözleri, candan yaklaşımını anında dokunuyordu ruhunuza. Birbirinden güzel dilekleri ve duaları ile selamlıyordu sizi. Böylelikle güne, yüzünüzde mutlu bir ifade ve iyi duygularla başlıyordunuz. Paylaşıyordunuz o temennileri… Çoğaltmak istiyordunuz… Karşılıksız iyi olanda buluşuyordunuz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ne yapabilirim&lt;/span&gt;, diye soruyorsunuz yeri geldiğinde kendinize. Dünyayla böylesine barışık bir büyüğünüzü tanımak, gençliğinize, koyulduğunuz yola da güven ve güç katıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak ve nemli yaz günlerinin ılık akşamüzerlerinde bazen onu balkonda görüyordum. 2010 yazının sonuna doğru, oturup sohbet edelim istedim. O ise, kendi değişiyle “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;uşaklarını&lt;/span&gt;” bekliyordu, heyecanlıydı. Takip eden günlerde, gözleri daha bir gülüyordu konuklarıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz aylarda bana yaşını bilip bilmediğimi sordu, bir paket fındık armağan ederken. Bir tahmin yürütemedim. Yaşını söylediğinde de inanamadım. Nadiye Ana’yı, yaşsız tanıdım, bildim ve sevdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iki hafta önce, bakkala doğru inerken Nadiye Ana geldi hatırıma. Merak ettim ve akrabalarını ziyarette olduğunu tahmin ettim. Gerçekten de öyleydi; ama ne yazık ki, kısa bir süre sonra üzücü haberler geliverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;25 Şubat sabahı iyi olduğu yönünde aldığımız haberle sevinmiştik, 26 Şubat öğleden sonrasına dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çamlıhemşin’in başı sağ olsun. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nadiye Ana’ya olan hayranlığımı ve teşekkürümü de ifade etmek isterim. Onun kocaman bir kalbi vardı. Bizleri çok sevdi, biz de onu çok sevdik… Belirttiğim gibi, öykülerde anlatılan, çocuklara, gençlere, 7’den 77’ye herkese sevgiyi öğreten bir kahramandı Nadiye Ana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi kayıplar da, Çamlıhemşin’den bir başka ayrılık demek. Bize kalan ise, bir kez daha tüm bu güzelim yaşanmışlıkları taşımak, hayatımıza yansıtmak ve yaşatmak oluyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 26.02.2011&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8093301500627034630?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8093301500627034630/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/nadya-ana-icin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8093301500627034630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8093301500627034630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/nadya-ana-icin.html' title='Nadiye Ana için'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-7437704242248548462</id><published>2011-02-27T01:28:00.002+02:00</published><updated>2011-02-27T01:30:17.666+02:00</updated><title type='text'>Şubat 2011’de, kar zamanlarından</title><content type='html'>Aralık ve Ocak, oldukça ılıman geçen aylardı. İstanbullular kara hasret. Rize’de son zamanlarını yaşayan bir İstanbullu olarak, kara Şubatın ikinci hafta sonu itibariyle doydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salonumdaki pencere küçük bir sokağa bakıyor. Akşam vakti. Gün boyu süren yağmur, inceden bir kara çevirmiş. Bu zarif yağışa gülümsüyorum. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kar tutmaz&lt;/span&gt;” diyorum. Saatler ilerledikçe yollar, arabalar, çatılar, tepeler beyazlıyor. Gece yarısı lapa lapa yağan karı izlemekten yatamıyorum. Özellikle sokağı zayıf bir biçimde aydınlatan lambanın ışığında tanelerin nasıl da dans ettiğini izlemek keyif veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ertesi sabah söz verdiğim üzere Ayder Yaylası’ndaki dostlarımı ziyaret edeceğim. Çamlıhemşin merkez ile Ayder arası az sayıda araç işliyor. Taksi durağına misafir ediliyorum. Sıcacık çay eşliğinde beni götürecek taksiyi beklerken, düne ve yarına dair sohbet ediyoruz. Özellikle de büyük değişimlerin öncesindeyseniz geçmişle gelecek arasındaki sınırda durmak, daha yoğun duygular uyandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Yoğun kar yağışı altında, bir kararlılıkla Ayder’e varıyorum. 500 metreden, 1350’ye doğru yükseldikçe karın seviyesi de 40 santimetreden 2 metreye uzanıyor. Araçtan indiğimde bir kez daha küçük bir çocuk oluyorum. Rüzgârın hafif uğultusu, düşen kar tanelerinin altında engin bir sessizlik. Üşümüyorum, pamuk tarlasında yürüyorum adeta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayder’de Yeşil Vadi Oteli’ndeki dostlarım beni sevinçle karşılıyorlar. Ben de onları… Heyecanım, içimdeki çocuğa ait. Kısa bir yürüyüş yapıyoruz… Çam ağaçları beyazın altında gri bir manzara sunuyor, içimse rengârenk. Ertesi gün aynı yolda, bir başka dostum ile fotoğraflar çekiyoruz. Güneş dostumla bana özel bir aydınlık hediye ediyor. Beyazdan yansıyan ışık gözlerimizi alıyor.&lt;br /&gt;Kar yürüyüşünün ardından Ayder kaplıcasına girmek, bir masal hissini uyandırıyor. Saf kaynak suyundan çıkan buhar, sisli, mistik bir ortam yaratıyor; ardından çatıdaki bacalardan soğuk Şubat havasına karışıyor. Bir daha ne zaman doğanın bu güzellikleriyle böylesine karşılaşacağımı bilemiyorum. Biraz da bu bilinmezlik hissine sarılarak, yaşamaya çalışıyor ve yazıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Otelin lobisinde yer alan şöminenin başında otururken, ateşi izliyorum. Söyleyemediklerimi alevler bir derinlikle tamamlıyor. Çay eşliğinde sohbet ediyoruz. Manzarayla, yaşanmışlıklarla ruh; sohbetlerle gönül zenginleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara televizyon açılıyor, haberler kulaklarımızda yankılanıyor. Dostum, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;gerçek dünyaya döndük&lt;/span&gt;” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda görüntüler, tartışmalar, kavgalar… Dostum kadar ben de gayet iyi biliyorum dünyanın gerçeğini. Öte yandan kar da, tutuşan kuru odunlar da, griye boyanan çam ağaçları da, paylaşımlarımız da bir o kadar gerçek… Öyle olmalı… Toplum bazında ayrışmalar, kamplaşmalar, kutuplaşmalar var; birey bazında ise kimliğin karmaşıklığına karşılık iletişimin sade yoluna sığınıyorum. Doğanın muhteşemliğimle, iletişimin lisanına katkıda bulunmasını safça bir umutla diliyorum. Birey kimliğini tüm yönleriyle taşıyabilmeli. Toplum algılayışı da, bu anlayışın üzerine kurulabilmeli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Yaşadığımız çağda bireye gelince, bireyin karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan birinin  “sanallık” olduğunu düşünüyorum. Küçükten büyüğe ekranlar insanoğlunu esir alıyor. Beş duyumuz ile birlikte esir alıyor hem de. Dokunamıyor, göremiyor, anlatamıyoruz kanaatimce ekranlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayırlardaki karı, kaplıcadaki suyu, şöminedeki alevleri tüm çıplaklığıyla yaşarken, onlar da saflıklarıyla fethetti beni. Anlatabileceklerim var böylelikle. Farklı karşılaşmalarda, benzer öyküleri dinleyen taraf olmayı da ayrıca isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 13 Şubat 2011 Pazar&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-7437704242248548462?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/7437704242248548462/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/subat-2011de-kar-zamanlarndan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7437704242248548462'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7437704242248548462'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/subat-2011de-kar-zamanlarndan.html' title='Şubat 2011’de, kar zamanlarından'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8120258240821013830</id><published>2011-02-27T01:24:00.004+02:00</published><updated>2011-02-27T01:27:52.131+02:00</updated><title type='text'>Lüleburgaz’ın cömertlikleri</title><content type='html'>E5 otoyolunun kenarına kurulmuş küçük bir alışveriş merkezinden, Lüleburgaz’a bakıyorum. Bir akşam vakti, ay gökyüzünde parlıyor; ama bacalardan tüten kömür şehre çökerken sis etkisi yaratıyor. Doğuya ve batıya doğru araçlar geçip giderken, şehir ışıklarını izliyorum.  2010’un bitmesine yaklaşık 1,5 ay kalmış ve hâlâ, bir şekilde 2000’li yıllarda yaşamaya nedense alışabilmiş değilim. Doksanların sonunda kalmış gibi hissediyorum kendimi 2000’lileri düşündüğümde. Bazen zamanın nasıl ileriye doğru akabildiğine, dünyanın nasıl döndüğüne şaşırıyorum. Küçük bir çocuk gibi, “zaman” ve “dünya” kavramlarını anlamaya çalışıyorum. Masumane sorular soruyorum: şehirler nasıl kurulmuş, arabaları kim icat etmiş, ışıkların kaynağı ne, diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra saatlerinde batan güneşin gökyüzündeki renklerini hayranlıkla izlerken, sonunda akşam oluyor. Elinde tutman mümkün değil, akıp gidiyor renkler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Şimdi, bir kış mevsimi için havaların oldukça cömert olduğu bir Ocak ayında, bir kez daha Lüleburgaz’dayım. Kırklareli’nin bu ilçesini seviyorum. Fırsat bulduğumda çok yakın bir dostumun keyif evinde misafir oluyorum Trakya’nın orta yerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lüleburgaz’da sevimli bir hayat var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi akşamı Neşet Aşkiye Çal Sahnesi’ne tiyatro geliyor örneğin. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cengiz Küçükayvaz&lt;/span&gt; ve ekibi, üç saat kadar sahnede kalıyor. Son derece basit bir yapısı olan, ağırlıklı olarak başrol oyuncusunun üzerinde toplanan “Bu para başka para” adlı oyunu sevemiyorum. Öte yandan Lüleburgaz’da tiyatro izleme şansının güzelliğine sarılıyorum. Tiyatroya ortak bir sevgiyi paylaştığımız dostumun anlattığı üzere, birkaç hafta öncesinde&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Genco Erkal&lt;/span&gt;, “‘Kerem gibi’ Nazım Hikmet’le otuz beş yıl” adlı yapıtı başarıyla sahneledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun ardından dostum beni bir arkadaşının seramik atölyesine götürüyor. İlçede seramik atölyelerinin sayısı artarken, seramik için bir tutkunun izlerine rastlamak harikulade…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar sabahı erken saatlerde yollardayız. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lüleburgaz Amatör Fotoğrafçılar Derneği’nin (LAFOD)&lt;/span&gt; gezisine katılıyoruz. Vize’yi, Kömürköy’ü geçiyoruz. Yaklaşık 60 kilometrelik bir yolun ardından, Karadeniz sahilinde Kırklareli’nin Kıyıköy beldesindeyiz. Tepelerine üzerine kurulu Kıyıköy’de Karadeniz sahiline iniyoruz, derelerin yanından geçiyoruz. Baharın yeşille ayrı bir güzellik katacağı bu kasabada, kış manzaralarını fotoğraflıyoruz. Asaletle gökyüzüne uzanan ağaçlar, dere kenarına kurulu küçük bir iskele, kumsaldaki midye kabukları ve Karadeniz’e bağımsızlığıyla bakan koca kaya parçası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük gezimiz&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Aya Nikola Manastırı’&lt;/span&gt;nda devam ediyor. 6. yüzyılda yapılan manastır, kayalar oyularak inşa edilmiş. Ana hatları korunan Aya Nikola oldukça sessiz. Yapının fotoğrafını alırken, geçmişi hayal etmeye çalışıyorum. Bir zamanlar keşişlerin nasıl yaşamış olduğunu, Trakya’nın sert ve karlı kışlarında manastırdaki hücrelerde hayatın nasıl olabileceğini… Alçakgönüllülük, sadelik kelimeleri hatırıma geliyor. Bir de imkânların ve seçeneklerin günümüzde ne kadar da çok olduğu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyıköy’deki programımız, kasabanın limanına bakan bir lokantada son buluyor. Havanın bozacağı ana dek bir Ocak gününde dışarıda oturabildiğime şaşırıyorum. Birçok balıkçının müdavimi kedilerdir. Karadeniz’in küçük mezgitlerini, biraz da Kıyıköy’ün siyah kedisiyle paylaşıyorum. Yemek sonrası günün fotoğraflarına göz gezdiriyoruz… Fotoğraf konusunda bugün için bir iddiam yok; daha çok amatör sıfatını taşımaya kendimi hazırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Hayallerimden biri ülkemizin tamamını görebilmekte… Lüleburgaz’da tiyatro, seramik, fotoğraf, şiir dinletileri, sergiler, oda orkestrası var… 2010 sonbaharında fazlasıyla anladım; her şehirde, ilçede keşfedilmeyi bekleyen inciler mutlaka vardır. Onları keşfettikçe, anılar hazinemiz olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 24 Ocak 2011 Pazartesi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8120258240821013830?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8120258240821013830/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/luleburgazn-comertlikleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8120258240821013830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8120258240821013830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/luleburgazn-comertlikleri.html' title='Lüleburgaz’ın cömertlikleri'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-11587520109326185</id><published>2011-02-27T01:21:00.003+02:00</published><updated>2011-02-27T01:30:34.969+02:00</updated><title type='text'>Budapeşte: zamana direnen şehir</title><content type='html'>2010 yılının son Perşembesinde, öğleden sonra gün batımına karşı uçuyoruz Budapeşte’ye annem ile. Batan güneş mavi gökyüzünü bir ihtişamla kızıldan turuncuya boyuyor. Bulutlar kar misali. Fazla yolcusu bulunmayan uçakta gökyüzünün renkleri gölgelere karışarak soluyor. Annem doğup büyüdüğü, ilk gençliğini geçirmiş olduğu şehre yeniden gidebilmenin mutluluğunu yaşarken, bu seyahat, benim için daha çok uzun zamandan sonra fırsatını yakaladığım bir tatil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçak alçalıp, bulutları geçtikten sonra, bir sis örüntüsünün içinde iniyoruz piste. Hava çok soğuk, eksi altı, eksi yedi derece civarında. Rahatsız etmeyen, nemi düşük, hoş bir soğuk bu… Havaalanın şehre doğru yol aldıkça, Budapeşte sokakları, binaları, tramvayları, yılbaşı için ışıklandırılmış ağaçları ile bizi karşılıyor. Dört yıl aradan sonra şehre olan bu ziyaretimde algıladığım, pek bir değişimin olmadığı. Binalar aynı, dükkânlar aynı, detaylar aynı; konaklayacağımız yerin çalışanlarına kadar bir farklılık göremiyorum. Sanki daha dün ayrılmış gibiyim şehirden. Annem gözlemlerimi doğruluyor, Budapeşte’nin hâlâ çocukluğundaki şehir olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklılıklar üzerine düşünürken, elbette ki kıyasladığım şehir İstanbul. Ocak 2008’de Nişantaşı üzerine yazdığım bir makalemin üzerine, üç yıl aradan sonra, değişim adına bir o kadarını daha yazabilirim. En basit örnek: Budapeşte’de sekiz yaşımda gezindiğim cadde aynı taşlarla dururken, Abdi İpekçi Caddesi yeniden yapıldı. Budapeşte’den bakınca ister istemez “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;gereği var mı&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bu bir savurganlık mı&lt;/span&gt;” diye soruyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Budapeşte’de açık seçik görebiliyorum ki teknoloji çok dikkatli ve hassas bir biçimde katılıyor şehre. Yıkmaktan çok, eski binaların restorasyonu tercih ediliyor. Şehir adına alınan bir teknoloji, işlevsel olduğu sürece, kolay kolay terk edilmiyor. Böylesi de, çocukken anneanneme yaptığımız ziyaretlerde, o döneme ait fotoğrafların hafızımdaki kalıcılığı pekiştiriyor. Tramvay, aynı sarı tramvay örneğin, pazar yerleri öyle, poşetlenmiş süt de… Tatlar ve kokular tanıdık. Eskinin, işlevsellik söz konusu olduğunda, korunabileceğini anlıyorum. Reklâmların ve tüketim anlayışının bizi özendirmeye çalıştığı üzere, yeni olarak sunulanlara ne ölçüde ihtiyacımız var? Sürekli çıkan üst model araç gereçler, gerçekten hayatlarımızda anlamlı bir değişiklik yaratıyor mu? Üstüne üstlük sizinle beraber yaşlanan bir şehir, bir ev, bir tramvayın veya eşyaların yoldaşlığından doğabilecek sıcak duyguları hissedebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Yeni yılın ilk Pazar gününde operaya gitmek, bu küçük tatilimin keyifli etkinliklerinden biri oldu. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Puccini&lt;/span&gt;’nin “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;La Boheme&lt;/span&gt;” adlı yapıtını, 1884’de açılan ve neo-Rönesans mimarisine göre yapılan salonda izlemek kalıcı bir deneyim. Zengin dekora sahip devlet opera binasının gravürleri, işlemeleri görsel bir ziyafet… Büyük amcamın bir zamanlar aynı sahnede La Boheme’deki garsonu canlandırdığını öğrenmekse farklı bir renk katıyor o özel akşama. İçimi burkan ise, iki yılı aşkın bir süredir kapalı duran ve akıbetinin ne olacağını bilmediğim Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi. Ülkemize, İstanbul’a, sanatseverlere, operaya çok büyük bir haksızlık bu süreç…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Çocukluğuma ait birçok güzel anının saklı olduğu bir şehir Budapeşte… Çok erken yaşta kaybettiğimiz anneannemin küçük evindeki zaman, hatırladıkça yine ruhumu ısıtıyor. Örneğin poşet çayı sevmenin bir nedeni belki de, poşet çayın bana anneannem tarafından tanıtılmış olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yıl ilk Perşembe günü İstanbul’a dönerken, Budapeşte’nin zamana fazlasıyla direnen bir kent olduğuna kanaat getiriyorum. Buradan hareketle, hayatlarımızı da zamana direnecek bir şekilde zenginleştirmemiz gerektiğini bir kez daha anlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: normal; font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 9 Ocak 2011 Pazar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-11587520109326185?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/11587520109326185/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/budapeste-zamana-direnen-sehir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/11587520109326185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/11587520109326185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/budapeste-zamana-direnen-sehir.html' title='Budapeşte: zamana direnen şehir'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4997283404802741978</id><published>2011-02-27T01:16:00.002+02:00</published><updated>2011-02-27T01:20:48.653+02:00</updated><title type='text'>Şimdi İstanbul fotoğraflarını okuma zamanı</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olduğu yıl, artık geride kaldı. Yeni bin yılın ilk yüzyılının ikinci on yılındayız. Sözcükler, sayılar oldukça şaşalı görünüyor. Gerçekten böyle bir ihtişam var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz istemeseniz de, zaman sizi ileri itekliyor. İstanbul da geleceğe taşınıyor. Bu süreçle ne ölçüde barışığız? Yaşadıklarımızı içselleştirebiliyor muyuz? Geçmiş daha sıcak, değişim sarsıcı mı görünüyor? Yeni günlere müjde verebilmek mümkün mü? İki yıl önce gündemde olan soru, bugün daha da bir geçerli gibi: “insan ne ile yaşar” özellikle de İstanbul’da?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul bir masaldı elbet. Aradan geçen on bir yıldan sonra, geçmişe dair fotoğraflar bu kez farklı bir hüzünle açığa çıkıyor. Daha derin bir hüzünle. 2000’li yıllar çekmecede saklı fotoğraflarla bir geçimsizlik içinde. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İstanbul da çağdaşlık oyununun cazibesine kapılmış her şehir gibi çok daha plastikti artık&lt;/span&gt;” diyor &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mario Levi &lt;/span&gt;ve isyanını “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İçimdeki İstanbul Fotoğrafları&lt;/span&gt;” adlı anı kitabıyla dile getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul ve Mario Levi, anılarla başbaşa. O büyük aile artık veda etmiş. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mösyö Jak, Tant Tilda, Jülyet, Berti, Mösyö Rober, Krikor Amca, Muhittin Bey, Madam Estreya&lt;/span&gt;… İstanbul’u bir masal yapan tüm kahramanlar gitmiş. Kalmanın verdiği duyguların ağırlığını, hüznünü taşımaksa anlatıcıya kalmış. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hrant Dink&lt;/span&gt;’in öldürülmesinin ardından, ilk kez hatıra gelen “ülkeden ayrılma” düşüncesinin yakıcılığı da fotoğraflara hüzne farklı bir tonunu katmış. Bu noktada tahmin ediyorum ki, anlatma ihtiyacı daha bir yoğun hissedildi, kalmak adına ve yeni yetişenler için bir sorumluluk yüklenildi. Eski İstanbul fotoğrafları gün yüzüne çıkarılmalıydı. Çıkarılmalıydı ki, yazının sonuna sakladığım soruların cevabını bulmak için bize yol göstersin, temel teşkil etsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ölümle, dededen ayrılmakla başlıyor yolculuk. Kırılma, Mario Levi’nin “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Karanlık Çökerken Neredeydiniz&lt;/span&gt;” adlı eserinin başında yer alan ölümden çok daha derin. Kaderin bir oyunudur belki de bu. Mario Levi’nin kişisel tarihinde bir milattır. Günler, ardı sıra bir girdaba taşınan sular misali. Değişimler, ayrılıklar, vedalar, büyümek, okul yılları, siyaset… Yıllar içinde oluşan irili ufaklı birçok yaranın kimisi pürüzsüz iyileşecek; ama birçoğu izler, derin izler bırakacaktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellili yaşlarının başlarında olan Mario Levi’nin anılarındaki paylaşımlarının bir kısmına biz genç kuşaktakiler tanık olamadık; ama onun kuşağı ve daha eskilerin bir tanıklığı söz konusu. İnanıyorum ki, kitapta anılan günleri yaşayanlar, hatırı sayılır bir nostalji hissedeceklerdir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul fotoğraflarını anlatan bir usta Mario Levi. Evler, sahaflar, pullar, şapkalar, yazlık ve kapalı sinemalar, plajlar, şipşak fotoğrafçılar, dondurmacılar, balıkçılar, yoğurtçular… Renkler, sesler, kokular, tatlar, dokunuşlar… İstanbul incelikleriyle, beş duyu ve daha fazlasıyla yaşanmış. Büyükanne ve büyükbaba anılarda kahramanlaşırken, bir dönem Yahudi yaşamının, Yahudi İspanyolcasının izleri sürülmüş, mutlulukları ve acılarıyla… Acılarıyla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İlk evliliğini yaptığın günü, dahası yapacağın günün bir öncesini hafızandan silebilir misin? Tarihin ayrıntılarını bile unutmadın. 6 Eylül 1986… Bir cumartesi sabahı… Annenle babanın Göztepe’deki evindeydiniz artık. Aslında evlenmiştiniz. Belediye nikâhınız iki gün önce kıyılmıştı. Ama geleneklerini sürdürmeye çalışan Yahudi evlerinde dini nikâh da kıyılmadan evlilik evlilikten sayılmıyordu tam manasıyla, biliyordun, biliyordunuz. Ertesi günü bekliyordunuz siz de. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Davetiyeler dağıtılmış, çağrılabilenler çağrılmıştı. Evleneceğin kızla hiç istemediğiniz halde, bir düğün gecesi için bile gereken hazırlıklar yapılmıştı. Sen sadece bütün bunlar geçsin, bir an önce geçsin diyordun içinden. Evleneceğin kız da bunu biliyordu. O da aynı duyguların içindeydi. Geçecekti, bu da geçecekti, biraz daha dayanmak yeterli diyordunuz. Ancak… Ancak olaylar hiç de beklediğiniz gibi gerçekleşmeyecekti. O sabah amcanın kızının, Elza’nın kapınızı çalıp haberi getirmesiyle birlikte, bir hikâyenin seyrinin aniden, nasıl değişebileceğini de görecektiniz. Neve Şalom’a bombalı bir saldırı yapılmıştı. (sayfa 68)&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal hayatımızdaki olayları unutmamak, unutturmamak derken, Mario Levi kişisel tarihiyle önemli bir katkıda bulunuyor bu fotoğrafını okurlarına sunarak. Bu kötü deneyimin öğretilerine fazlasıyla sahip çıkmamız gerektiğini de tarih bir kez daha bizlere hatırlatacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli ve gülümseten anılar da var fotoğraflar arasında. Örneğin Taksim’deki Opera’da sahnelenmiş olan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Damdaki Kemancı&lt;/span&gt;” müzikali. Sütçü Tevye’yi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cüneyt Gökçer&lt;/span&gt; canlandırmış. Mario Levi’nin izlenimlerine göre, İstanbul “Damdaki Kemancı”yı sevmiş, izleyenler müzikalin kahramanlarını önyargı taşımadan bağrına basmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğunda oyuncak treniyle oynayan yazarın, Londra günlerinde o trenlerin asılları veya asıllarına yakın olanlarıyla da karşılaşması gülümseten anılardan biri. Londra’daki istasyonda tanıştığı kızla olan öyküsü, arayışı, soruları… Belki de yansımalar yıllar sonra, Okuyan Us Yayınları’ndan yayımlanan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cinsel Öyküler&lt;/span&gt;” adlı kitaba vereceği kısa hikâyede bilinçaltının katkıları olacaktı. Londra garındaki kız, Denizli’ye olan tren yolculuğunda bir şekilde hayat bulacaktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anıları arasında ailelere olan zayıf inancını vurguluyor, yaralı bireylerin yaralı çocuklar yetiştirebileceğini yeniliyor Mario Levi. Oysa sayfaların duyurduğu büyükannesi ve dedesine olan bağlılığı ve “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İstanbul Bir Masaldı&lt;/span&gt;” romanı ile büyük bir ailenin öyküsünü anlatabiliyor olmak, okuru düşünmeye sevk ediyor. Anlatmak sadece romancının başarısı ile sınırlı mıydı? Yoksa, aile belli kalıplar içinde oturmuş bir düzeni temsil ederken, mesele sanatçının özgürlüğe duyduğu ihtiyaçta, çok yönlülükte, farklılık ve zenginlik yaratan birden çok aidiyetiyle açıklanabilir miydi?... Belki de bu olasılıklar, zamanla, yazarda başka soruları doğuracaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ne o yollar eski yollar, ne o insanlar eski insanlar, ne de zaman o eski zaman. Öyleyse. Yeni fotoğraflar çok mu anlamsız?&lt;/span&gt;” diye soruyor Mario Levi ve vurguluyor, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çoğaldıkça eksildiğimizi, kalabalıklaştıkça yalnızlaştığımızı, gördükçe körleştiğimizi söylememeyse pek az insanın takati kaldı. Bunca çok görüntünün arasında birbirimizi, hatta kendimizi bile göremediğimizi söylemeye de…&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okudukça, kaçınılmaz olarak sorular içimde büyüyor. Genç kuşak olarak birçok anının ortaklığını yazarla yapabilmemiz mümkün değildi. İstanbul’un çağdaşlık oyununda yaşanan hazin değişimi ise hissedebiliyorduk. Bugün ortak bir tarihi yaşıyoruz, toplumsal boyutta ufukta eksilmeyen bulutlar yarını gölgeliyor. Bu doğrultuda bugünü nasıl yaşamalıyız, neler yapmalıyız? Yarının albümlerine neşeli renkler taşıyan fotoğrafları koyabilecek miyiz? İstanbul’un yaşattığı dostlar olmaktan çok, İstanbul’u yaşatan bireylere dönüşüyoruz. Yalnızlaşıyoruz. Bir noktadan sonra ise kanaatim, çabalarımızın bizden sonraki hayatlara dokunamayacağı yönünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra Markiz yeniden açıldığında yazarın yaşadığı hayal kırıklığını paylaşıyorum örneğin. Sonra “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lunapark Kapandı&lt;/span&gt;” adlı romandaki anlatıcının İnci ile buluştuğu, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Attila İlhan&lt;/span&gt;’ın müdavimi olduğu Taksim Meydan’ındaki Marmara Kafe de kapandı. Marmara Kafe de bir İstanbul fotoğrafıydı… Şimdi sıra, bir sonraki romanda, bir başka anlatıcı ile bir başka İnci’nin nerede buluşacağını bilebilmekte. “İnşa etmek” iddialı olacak ve pek mümkün görünmüyor; oysa günümüz gençliğine, toplumuna İstanbul’un hayata anlam katan elementleri işaret edilebilmeli. Bu da, kitabın dilini, duygularını anlayan, paylaşan herkesin bir hassasiyeti olmalı, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karanlık Çökerken Neredeydiniz” romanındaki boyacı çocuk, Mario Levi’nin fotoğraflarında karşımıza balık ekmek satan genç olarak çıktı bu sefer. Ben öyle hissediyorum. Hani yazarın önemsediği, İstanbullu olmayı dile getirirken, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;böyle memleket olur mu abi”&lt;/span&gt; diye soran boyacı çocuk. Şimdi balık ekmek satan genç Tahsin, böyle bir memlekette, yazarın kahramanlarından biri olmak istiyordu, “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” ile beraber oluyordu da. O gence ve bugünlerden yarınlara bırakılacak yeni fotoğraflar olacaktı. Biliyoruz, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;yeni&lt;/span&gt;” olan “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;iyi&lt;/span&gt;” anlamına gelmiyor ne yazık ki. Yazarın anlatma serüveni, anlatma amacı ise bitmezdi, bitemezdi. Bu serüven sürdükçe de, umut var olacaktı. O umut var oldukça da, karanlıkta kalmış, inciten, acıtan fotoğraflara anlayışla bakabileceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 24 Aralık 2010 Cuma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4997283404802741978?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4997283404802741978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/simdi-istanbul-fotograflarn-okuma-zaman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4997283404802741978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4997283404802741978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/simdi-istanbul-fotograflarn-okuma-zaman.html' title='Şimdi İstanbul fotoğraflarını okuma zamanı'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8533199432246471874</id><published>2011-02-27T01:06:00.001+02:00</published><updated>2011-02-27T01:30:56.604+02:00</updated><title type='text'>Ankara ve tiyatro</title><content type='html'>10-13 Aralık tarihleri arasında Ankara’daydım. 2006’dan beri şehre üçüncü gidişim. Önceki seyahatlerimde Anıtkabir’i, II. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Devlet Resim ve Heykel Müzesi ile Etnografya Müzesi’ni, Atakule’yi görmüştüm. Bürokrasi, memur ve öğrenci şehri olarak anılan Ankara’yı ilk ziyaretimden bu yana severim. Denizi ve boğazı olan bir şehirde doğup büyümüş olabilirdim. Bazı dostlarım denizi olmayan bir şehirde yaşayamayacaklarını söylerlerdi. Bu doğrultuda “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ankara’da yaşayabilir miydim?&lt;/span&gt;” sorusunu ben de kendime yönelttim ve bir yerli turist olarak her ziyaret için cevabım “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;evet&lt;/span&gt;” oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimileri Ankara’nın düzenli ve trafiği rahat bir kent oluşunu ön plana çıkartır. İstanbul’un trafiği ele alındığında, bu tespite katılıyorum; ama Ankara’yı öncelikle tiyatrosundan ötürü seviyorum. Benim için Ankara demek, tiyatro demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ankara’ya son seyahatim daha çok geleceğim üzerindeydi. Havanın giderek bozduğu, sağanak yağmur ve karın yağacağı bir hafta sonuydu. Yolculuğumdan yaklaşık iki hafta önce alınmış tiyatro biletlerim vardı. Takipçileri bilir, devlet tiyatrolarının biletleri satışa çıktıktan çok kısa bir süre içinde hızla tükenir. Bu açıdan internet kanalıyla satışlar, Ankara’ya misafir gelecekler için bir şanstır. Konusu ilgimi çeken üç oyuna gidecektim 10 ve 11 Aralık’ta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Aralık akşamı oyun Macunköy’deki Atölye Sahnesi’ndeydi. Sıhhıye’de kalıyorum ve bilgisayarımın bana sunduğu elektronik harita, sahnenin uzak ve pek de kolay ulaşılır bir yerde olmadığını söylüyordu. Oyunun sahneleneceği mekâna, Ulus’tan servis kalktığını da bilmiyordum. Sonuçta Macunköy’de Toptancılar Sitesi’nin ıssız ve nispeten karanlık ara sokaklarında, sağanak yağmur altında bir başıma “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Burada da tiyatro olur mu&lt;/span&gt;” diye söylenip, sahneyi ararken oldukça huzursuz hissettim. Tiyatroya vardığımda, yeniden karşılaştığım Ankara’nın o ilgili seyirci kitlesinin arasına karışmak beni rahatlattı, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Üç Yönetmen Üç Oyun&lt;/span&gt;” adlı yapıtsa, yaşadığım gerginliğe “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;değer&lt;/span&gt;” dedirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yönetmenin üç oyununu izledik sırasıyla. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tankred Dorst&lt;/span&gt;’un “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dönemeç&lt;/span&gt;” adlı oyununda, uçsuz bucaksız bir otoyol dönemecinin kenarında yaşayan araba tamircisi iki kardeş Anton ve Rudolf ile tanışıyoruz. Bu dönemeçte birçok trafik kazası yaşanmış, ölümler olmuştur. İki kardeş müsteşar Dr. Kriegbaum’a dönemeçle ilgili 25 dilekçe göndermişlerdir. Son kazazede Dr. Kriegbaum olunca, bürokrasi iki kardeşin yaşadığı bu izole yerde ne ölçüde anlam ifade edecektir, sorusunun yanıtını buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamın ikinci oyunu, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Max Frisch&lt;/span&gt;’in “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Philipp Hotz’un Büyük Öfkesi&lt;/span&gt;”. Profesör Hotz ve eşi Dorli boşanmanın eşiğindedir; ama bir türlü de boşanmamaktadırlar. Hotz ve Dorli içten içe birbirlerine bağlıdır. Bir yanda Hotz’un evliliğe dair düşünceleri, bir yandan da toplumun ahlak değerleri bu esprili oyunda, dönemin tüm çıplaklığıyla ele alınıyor. Günümüzle kıyaslandığında oyunda, yaşama ait değerlere ve insan ruhuna daha fazla önemin verildiği bir dönemin izlerini görüyoruz kanaatindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamın son oyunu ise &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ethan Coen&lt;/span&gt;’in “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bekleyiş&lt;/span&gt;”i. Nelson ölmüştür ve durmaksızın daktiloda yazan orta yaşlı, soğuk bir sekreter kadınla on dakika konuşma süresi vardır. Ardından, cennete gitmek için ne kadar bekleyecek dersiniz. 5, 10, 15 yıl? 100 yıl? 1,000 yıl? Belki de daha fazlası. O halde cehennem neresidir? Sade bir anlatım ve bürokrasiye değinileriyle, hayatımıza da dokunan çarpıcı bir oyun “Bekleyiş”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ankara’da bulunduğum ikinci gün, Kızılay Meydanı’ndan Karanfil Sokak’ı geçerek, Tunus Caddesi’ni tırmanıyorum. Soğuk ve karlı bir günde, Şinasi Sahnesi’nde “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir Savaş Sahnesi&lt;/span&gt;” adlı oyunun matinesindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek perdede sahnelenen eserin yazarı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Jeanne Beckwith&lt;/span&gt;. Terörizme karşı bir savaş söz konusudur ve askeri bir üstte, terhisler geciktirilmektedir. Aynı zamanda bu üste, ordu mensubu bir doktor düzenli olarak saldırılarda bulunmaktadır. Konu ordunun üst düzey yetkililerine intikal edince, olay gün ışığına çıkartılacaktır. Doktorun yaşamış oluğu travma ve yaralıları yaşatmak için verdiği mücadele, bu süreçte savaşın anlamsızlaşması ve huzur arayışı, ordu mensuplarının tutumu ve emir-komuta zincirine bağlılığı oyunun temel taşları. Hazin bir sona ilerlerken, bilgi kirliliği ve bilgi çarpıtmasının, gerçek ve yalanın sahnede bir arada verilmesi, dünyayı sorgulamak üzere seyirciyi güçlü bir biçimde dürtüyor. Sahneye konan bu dörtdörtlük oyun, özellikle bireysel ve toplumsal reflekslerimizin ne ölçüde söndürüldüğü konusunda üzerinde tartışmaya açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ankara, gerek sahnelediği oyunların düzeyi, gerekse de izleyici kitlesiyle takdiri fazlasıyla hak ediyor. Bu paylaşımı yaşadıkça, tiyatro ile hayatın bir bütün olduğunu daha içten hissediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 19 Aralık 2010 Pazar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8533199432246471874?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8533199432246471874/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/ankara-ve-tiyatro.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8533199432246471874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8533199432246471874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/ankara-ve-tiyatro.html' title='Ankara ve tiyatro'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-6303954691533664750</id><published>2011-02-27T01:00:00.003+02:00</published><updated>2011-02-27T01:31:17.611+02:00</updated><title type='text'>Havadan sudan bir yazı</title><content type='html'>Gündelik sohbetlerin başlıca konularından biridir “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;havadan sudan&lt;/span&gt;” konuşmak. Özellikle karşınızdaki kişiyi pek tanımıyor veya birisiyle zoraki bir zamanı paylaşmak zorundaysanız söz havadan sudan açılır. Güneş, yağmur, kar, bulutlar, rüzgâr doğanın elementleri... Hava durumunun herkesin hayatında yeri var ve havayı konuşmak bir o kadar zararsız... Futbolu, siyaseti veya dini ele almak, tartışmak yüzünden kavgalar, dövüşler çıkıyor, kitleler tahrik ediliyor... Oysa hava yüzünden anlaşmazlığa düşen insanlara bugüne dek rastlamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava durumunun özünde gündelik hayatımızda oldukça önemli bir yeri var. Tahminler, günü şekillendirdiği kadar, çekiciliğini yitirmeyen bir konu. Birçok ana haber bülteninde üçüncü sayfa olaylarını ve çeşitli efektler/müzikler ile abartılmış haberleri dinlemek insanı bıktırsa da, hava durumu bülteni nostaljik bir değer olmayı koruyor. Sıcaklıklar alçalıp yükselirken, ağaçlar yeşilden kızıla dönerken, yağmur yerini kara bırakırken, günbegün mevsimleri yaşıyoruz. Bu değişimin keyfini bir bütün olarak çıkartabilmekse, zorlu olabilen yaşam koşullarının gölgesinde kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Günümüzün popüler kültür akımından havalar da nasibini alıyor. Bir yandan “küresel ısınma” kavramına dair toplum bir bilinç kazanmaya çalışılırken, mevsimler olduklarının dışına çıkartılıyor. Bunun bir örneğini son birkaç yıldır yaz aylarında yaşıyoruz. Televizyon kanalları, yaz sıcaklarını abartabildiği kadar abartarak sundu... Bu ay başı ile birlikte de, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;son bin yılın en soğuk kışı&lt;/span&gt;”nı konuşur olduk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel düşüncenin önderliği, hatırı sayılı bir süredir birçok alanda kayboluyor, daha doğrusu kaybettiriliyor. Siyasette, medyada, üniversitelerde, sivil toplumda bilimsel düşüncenin izlerini görmek gitgide zorlaşıyor... Balık baştan kokarmış... Yitirilen bilimsel kaygıya, bilgi kirliliğini de kattığınız zaman, toplumun algılayışı, refleksleri de bir o kadar ilkelleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağızdan ağza dolaşıyor önümüzdeki kış... Sözcüklerin hakkını vererek değerlendirmeli cümleyi:&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Son-bin-yılın-en–soğuk-kışı ne demek?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, 1684’de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İngiltere&lt;/span&gt;’nin güneyindeki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Thames Nehri&lt;/span&gt;’nde en kötü don kaydedilmiş. Öyle ki nehir tamamen donmuş ve buz kütlesinin kalınlığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Londra’da 28 santimetreyi&lt;/span&gt; bulmuş. Kuzey Deniz’ini etkileyen olay, birçok limanın kullanılabilirliğini aksatarak, gemicilik sektörüne zarar vermiş.  1816, Avrupa ve Amerika için “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazsız Sene/Ölümcül Soğuk&lt;/span&gt;” olarak anılmış ve tüm dünyayı tarımda olumsuz etkilemiş. Yirminci yüzyılın 1947 kışı, 1962/63 ve 1981/82 dönemi anormal derecede soğuk geçen mevsimler olarak kabul edilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternette küçük bir araştırmayla meteoroloji kayıtlarına ulaşmak mümkün. En eski rastladığım, 16 Ocak 1881’de&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; İrlanda&lt;/span&gt;’da -&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;19,1&lt;/span&gt;oC kaydedilmiş. En soğuklardan bir örnekse 17 Ocak 1985’te &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fransa&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;– 41&lt;/span&gt;oC görmüş. Devlet Meteoroloji Müdürlüğü’nün sitesinde de ülkemize ait istatistikler yer almakta. Özellikle Doğu’nun meşhur kışları bizlere öyküler, anılar olarak anlatılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Önümüzde istatistikleri altüst edecek bir mevsimi bekleyebiliriz eğer iddia doğruysa.&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Konuya fazla mı ciddi yaklaştım&lt;/span&gt;”, diye sorguluyorum kendimi; ama haber medyada geniş bir yer kapladı, manşetlere çıktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Önümüzdeki günlerde, güvenilir hava tahmin merkezlerinin tahminlerine kulak verirsek, en soğuk kış iddiasını bir tebessümle hatırlayacağız. Hava durumu bültenleri, gündelik yaşamımızı planlamamız açısından bize yol göstermeye devam edecek... Daha kaç sansasyonel haberin üretileceği ve beynimizi yoracağı ise bir bilinmez... Havadan sudan konuşurken, hayatımıza, dünyaya yön veren çok daha önemli haberleri kaçırmamak ve bir bilinç geliştirebilmek var bir de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 15 Ekim 2010 Cuma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-6303954691533664750?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/6303954691533664750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/havadan-sudan-bir-yaz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6303954691533664750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6303954691533664750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/havadan-sudan-bir-yaz.html' title='Havadan sudan bir yazı'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5959141018944529311</id><published>2011-02-27T00:56:00.003+02:00</published><updated>2011-02-27T01:31:33.900+02:00</updated><title type='text'>Bir gece Erzurum</title><content type='html'>Bir ilkbahar zamanı gitmeyi istiyordum &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erzurum&lt;/span&gt;’a; ama şartlar ancak Ekim ayında uygun oldu. Yaşamda kurulan farklı dostlukların sıcaklığı ile, havanın kısmen bulutlu ve ılık sayılabileceği bir Cumartesi sabahı erkenden yollardayız. Trabzon üzerinden &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gümüşhane&lt;/span&gt;’yi, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bayburt&lt;/span&gt;’u görerek, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zigana Geçidi&lt;/span&gt; ve&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Kop Dağı&lt;/span&gt;’nı aşarak gidiyoruz Erzurum’a. Karadeniz’in yeşilinden, yükseklerin bozkırlarına uzanırken, sonbaharın kızıldan altın sarısına uzanan renklerini çocuksu bir coşkuyla izliyorum yol boyunca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şehrin ayrı bir incisi olduğu fark ediyorum bu özel yolculukta. Örneğin Gümüşhane yolu üzerinde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Torul &lt;/span&gt;ilçesinden sonra uğradığımız &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Karaca Mağaraları&lt;/span&gt;… Sanat, sanat eserleri insanoğlunun ürettiği kavramlar. Karaca Mağaraları ise bir doğa harikası ve doğanın kendi sanat eseri adeta. Mağarada yüzyıllar içinde oluşmuş sarkıtlar, dikitler, sütunlar ruhunuzda tanımlaması ve anlatması güç bir heyecan uyandırıyor. En basit ifadeyle, çok güzel ve etkileyiciler. Bir kez daha sözün, fotoğrafların bittiği ve her bireyin ayrı tecrübe etmesi gereken yerlerden birindeyim. Mağaradaki oluşumları uzun uzun seyretmek ve esinlenmek istiyor insan ve kısa bir zaman dilinde ruhuna faklı bir tat kayıp yola koyuluyor ancak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüşhane &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;pestil ve köme&lt;/span&gt; tatlılarıyla da ünlü. Aldığım bu ceviz ağırlıklı tatlılar ve böğürtlen reçeli bu şehirden bir anı daha oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Öğleden sonra saatlerinde Erzurum’dayız. Soğuk ve sert kışlarına dair birçok öykü anlatılan Erzurum tarihi bir şehir… Kurtuluş Savaşı’nın, bağımsızlığın ve cumhuriyetin temellerinin atıldığı çok önemli bir şehir… Bu nedenle öncelikle Erzurum Kongresi’nin düzenlenmiş olduğu binayı gezmek istiyorum. Ne var ki, büyük bir üzüntüyle kongre binasının hafta sonları kapalı olduğunu fark ediyoruz. Binanın önündeki büfe işletmecesine durumu soruyoruz ve işletmeci adeta kongre binasından habersiz, ilgisiz. Şehirdeki turizm ofisi de kapalı. Daha sonra dolaştığımız çeşitli turistik mekânlardaki görevliler de sabırsız ve isteksiz. Genel itibariyle de Erzurum, bu kısa ziyarette, bir cumhuriyet şehri olma duygusunu uyandırmakta hayal kırıklığı yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Altmış bin öğrenci sayısıyla &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Atatürk Üniversitesi&lt;/span&gt;, Erzurum’a ciddi bir genç nüfus kazandırıyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2011 Üniversiteler Arası Kış Olimpiyatları&lt;/span&gt; Erzurum’da yapılacak ve bu süreçte üniversite kapalı olacağından ötürü ders programı yoğun. Kış olimpiyatları ile ilgili üzücü tek nokta ise, misafir öğrencilere verilmek üzere, öğrencilerin yurtlarından çıkartılacak olması. Gönül ister ki, en başta üniversitenin kendi öğrencileri olimpiyatları izlesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erzurum’da hayat, merkezdeki Cumhuriyet Caddesi’nde… Yüzyıllarda beri &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oltu &lt;/span&gt;ilçesinden çıkan oltutaşından (karakehribar) üretilen tespih ve ziynet eşyalarının satıldığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Taşhan&lt;/span&gt;, hazin bir hikâyesi olan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çifte Minareli Medrese, Erzurum Kalesi, Üç Kümbetler &lt;/span&gt;gezilecek başlıca noktalar. Arnavut kaldırımı döşeli eski sokaklarından geçerken şehrin, kuru ve serin sonbahar havasında, öğleden sonra solan gün ışığında eski evlere bakıyorum. Çok farklı bir zamana davet ediliyor ruhum; orada saklı olabilecek öyküleri tasavvur etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Pazar sabahı hava açık… Şehrin sakinlerinin paylaştığı üzere kışın turistler havaalanından alınıp, servislerle &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Palandöken&lt;/span&gt;’e götürülüyor ve aynı şekilde servisle şehirden ayrılıyorlar. Dolayısıyla Erzurum’u keşfedemiyorlar. Palandöken’in henüz kar yağmamış yükseklerinden şehri izlerken, arada esen rüzgâr soğuk. Teleferik hattı çıplak toprak ve taşlar üzerinde uzanırken, kışın Palandöken’de kar tatilinin ne kadar keyifli olabileceğini görebiliyorum. Şehri biraz olsun keşfedebildiğim için şanslıyım. Bu doğrultuda bir gün bu coğrafyaya yolu düşecek olanlara &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erzurum Evleri&lt;/span&gt;’ni öneriyorum. Çalışanlarının geleneksel kıyafetlerle sizi karşıladığı, birçok eski eşya, kilim, kap-kacak, alet, eski radyo, semaver, gaz lambası ile döşenmiş bu geniş konak son derece huzur verici bir yer. Dilerseniz kanepede, isterseniz minderlerde oturun, kömür ateşiyle demlenen semaverle gelen çayın tadı fazlasıyla damağınızda kalacak. Klasik Rus Edebiyatı’nda sıkça okuduğum semaverin güzelliği bir kez yakaladıktan sonra, Erzurum’dan işlemeli bir bakır semaveri kendime hediye aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Dönüş yoluna koyulmadan gazetemi Erzurum’un eski, mütevazı tren garından alıyorum. Haydarpaşa’dan kalkan Doğu Ekspresi’yle bir gün&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Kars&lt;/span&gt;’a gitmek hayallerimden biri… O hayali gerçekleştirebildiğimde, Erzurum’la yeniden karşılaştığımızda, 2010 sonbaharının anısı içimde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 30 Ekim 2010 Cumartesi &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5959141018944529311?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5959141018944529311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/bir-gece-erzurum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5959141018944529311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5959141018944529311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/bir-gece-erzurum.html' title='Bir gece Erzurum'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4036763834549379537</id><published>2011-02-27T00:53:00.001+02:00</published><updated>2011-02-27T00:55:27.672+02:00</updated><title type='text'>“Bin dokuz yüz seksen dört” ve bugün</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;George Orwell&lt;/span&gt;’in “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bin dokuz yüz seksen dört&lt;/span&gt;” adlı romanı, son dönemde sıkça anılan bir kitap. Romanın birçok yönünün günümüzde karşılık bulduğu dile getirilmekte, değişen toplumsal ve siyasi dinamikler için kitap bir referans gibi sunulmakta. Orwell’in geleceğe dair bir öngörü olarak da kaleme aldığı romanı ilgiyle okudum. “Bin dokuz yüz seksen dört” üzerine birçok makale yazıldı ve birçoğunun daha yazılacağını tahmin ediyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orwell’ın kitabına vermek istediği isim öncelikle “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Son Adam&lt;/span&gt;”dı; daha sonra yayıncısının önerisiyle, “Bin dokuz yüz seksen dört”ü kabul etmiş. Öncelikle belirtmeliyim ki, verilen tarihin üzerinde durulmamalı. Öyküde de kahramanımız Winston’un tarihi net olarak bilmesi istenmediği gibi, 1984 özünde sembolik bir yıl. Zaman, doğru ve yanlışın ayırt edilemediği, toplumun sınıflara bölündüğü ve bu çerçevede sürekli olarak izlendiği, düşüncenin suç saçıldığı ve polis takibinde olduğu bir zamandır. Belli olaylara belli duygularla karşılık verilebilinir ancak; yenidünya (birbirine benzeyen) üç devletten oluşmaktadır ve gündelik hayatta kullanılan Yeni-Lisanın sözcükleri sürekli azaltılmaya çalışılmaktadır. Tarih ve kültür mirası yeniden yazılmakta, “devrim”den önceki tüm birikim sistematik bir biçimde yok edilmektedir. Çocuklar, gerektiği takdirde anne-babalarını düşünce polisine ihbar edebilecek şekilde yetiştirilmektedir. Cinsellik, aşk, sevgi gibi değerler silinmektedir. Bir “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Büyük Birader&lt;/span&gt;” vardır, sizi izlemektedir ve tüm güç onda toplanmıştır. Onun can düşmanı ise &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Emanuel Goldstein&lt;/span&gt;’dır; fakat Goldstein ve yandaşlarının varlığı nerede, bilinmemektedir. Barış savaşın kendisidir, özgürlük köleliktir ve gücü, inkâr sağlamaktadır. Bir sistem vardır ve belirli insan prototipleri. Yenidünyada düşünen adama yer yoktur; o hiç var olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda yer verilen kavramlar ve anlatılan dünya düzeni fazlasıyla incelenmeye değer. Kahramanımız Winston, devrim öncesi dönemi az çok görmüştür. O düşünen son adamdır, âşık olan son adamdır. Sevgilisi Julia ile bu düzenin yıkılabileceğine inanmaktadır, bunun için emek vermeye hazırdır. Kendisine önder olarak gördüğü O’Brien ise düzene karşı olan hareketin değil, “Büyük Birader”in takipçisidir. Winston da “Büyük Birader”i sevmeyi öğrenecektir ve bu süreç okuru yoğun bir düşünce bulutuyla baş başa bırakacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Winston’un yaşadığı Okyanusya’nın elementlerle, günümüz dünyasıyla çeşitli bağdaşlıklar rahatlıkla kurulabilir. Belki evlerimizde bizi 7/24 izleyen tele-ekranlar yok; ama bilişim teknolojiyle fişlendiğimizden endişe ediyoruz. Düşünce polisleri ortalıkta devriye gezmiyor olabilir; ama insanoğlu “düşünce suçu” nedeniyle hüküm giyiyor. Kitapta sözü edilen çifte-düşünmek tekniğiyle doğru ve yanlış olarak bilinenler aynı kapıya çıkmıyor; ama müthiş bir bilgi kirliliği, düşünce çarpıtması söz konusu. Bildiklerinden korku duyan toplumlar, kalemine dilediği gibi yön veremeyen aydınlar, politik iktidardan zarar görme kaygısı güden insanlar da günümüzün kitapla olan ilişkileri arasında sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın en çok etkileyen yönü ise Winston tutuklandığında, onun yaptıklarının tümünün halihazırda biliniyor oluşuydu. Her ne kadar Winston ve Julia attıkları adımlarda kendilerini güvende bilseler de, aslında çoktandır takip ediliyorlardı, “düşünce suçu” işliyorlardı. Anlayabildiğim kadarıyla sistemin bir yere kadar tahammülü vardı. Eylemleriniz belli bir eşiği geçtiğinde, artık var olmanız mümkün değildi. “Büyük Birader” düşmanını da kendisi yaratıyordu. Romanda sözü edilen Emanuel Goldstein da muhtemelen hiç yoktu. O hangi ölçüte kadar düşünce suçu işleyebileceğinizi görmek üzere ortaya konmuş sistemin ürünüydü. Karanlık, Winston ve Julia’nın sandığından daha beter çökmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımı tamamlarken, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dünya, Orwell’in romanına doğru mu ilerliyor&lt;/span&gt;” sorusunu çözümlemek istiyorum. Düşünmek, var oluşa eşdeğer bir kavram. Düşünmek, yeri geldiğinde tehlikeli addedilebilen bir eylem de. Sınırlar ne kadar zorlanabilir? Bireysel sınırlarımız nedir? Neyi, ne kadar özgürce ifade edebiliyoruz? Doğrularımızı ne oranda savunabiliyoruz? Toplum ve dolayısıyla siyasi iradenin düşüncelere yaklaşımı nasıl? Soruya, sorularla karşılık verdim; ama Orwell’in romanının ne ölçüde geçerlilik kazandığı, biraz da bu cevaplara bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 9 Ağustos 2010 Pazartesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4036763834549379537?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4036763834549379537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/bin-dokuz-yuz-seksen-dort-ve-bugun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4036763834549379537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4036763834549379537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/bin-dokuz-yuz-seksen-dort-ve-bugun.html' title='“Bin dokuz yüz seksen dört” ve bugün'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4136901413984871279</id><published>2011-02-27T00:47:00.004+02:00</published><updated>2011-02-27T01:31:55.374+02:00</updated><title type='text'>Fotoğraflardaki nostalji</title><content type='html'>Havanın sıcak olduğu; ama rahatsızlık vermediği, güneşli bir Haziran sabahında annemle birlikte salonda oturuyoruz. Çok uzun zamandır bir çantada saklı duran, annemin görmek istemediği fotoğraflar sohbet konumuz. Ben o fotoğrafları ne zaman dile getirsem, annem, fotoğraflar aracılığıyla çağrışan eski anıların üzüntü verebileceğini söylüyordu. Kaldı ki, o anılar gerçekten üzücü olmamalıydı. Üzüntülü zamanlarda insan pek fotoğraf çektirmezdi ve fotoğraflar keyifli anıların, paylaşımların, özel günlerin belgeleriydi. O fotoğrafların uzun zamandır bir çantada kapalı olmasının nedeni, belki de yeni günlerin yer yer eskisini aratmasıydı. Daha iyiye olan özlemin yıllar geçtikçe gücünü korumasıydı. O güzel Haziran sabahında ise durum farklıydı. Birlikte bakacağımızı kararlaştırdığımız fotoğraflara, annem birkaç gün önceden göz gezdirmişti. Korktuğu gibi üzülmemiş, tersine memnun olmuştu. Sıra anıları bir kez daha birlikte paylaşmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanta ve paketler açıldı. Sararmış ve yıpranmış zarflar, albümler, otellerin ve lokantaların adını taşıyan özel zarflardaki fotoğraflar bir bir masaya dizildi. Anne-babamın düğünü, ağabeyim ve benim çocukluğumuz, gençlik fotoğrafları, çeşitli davetlerden hatıralar, seyahatler, aile büyükleri, anneannemin çocukluğu, 20. yüzyılın başına dek uzanan fotoğraflar... Kimisi 90’ların başında çekilmiş ve capcanlı renkli, kimisi 70’lilerin, 80’lilerin matlığında, daha eskileriyse insanı etkileyen derin bir siyah ve beyazlıkta. Fotoğrafların birçoğunun arkasına tarih atılmış, Macarca, İspanyolca, İngilizce, Türkçe notlar düşülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İşte hayatım,&lt;/span&gt;” derken annem, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İşte tarihim&lt;/span&gt;” diye düşündüm. Fotoğrafları tek tek izledikten sonra annem fikrimi soruyor. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Güzel zamanlar yaşanmış,&lt;/span&gt;” diye cevaplıyorum ve ekliyorum, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yenileri de bir şekilde yaşanmalı. Yeni fotoğraflar çekilmeli.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Annemle aile fotoğraflarını izledikten sonra, fotoğrafları çok sevdiğimin bir kez daha derinden hissettim. Fotoğrafın hayatımızdaki yerini çok uzun zamandır da sorguluyorum. 24’lük veya 36’lık filmler hayatımızdan çoktan çıktı. Pozlar dolduktan sonra, filmleri sardığımıza dikkat ettiğimiz, özenle fotoğrafçıya götürdüğümüz ve heyecanla çıkacak sonucu beklediğimiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf çektirmenin günümüzdeki değeri azaldı mı? Dijital teknoloji neleri katıp, neleri götürdü? Genişleyen hafıza kartlarıyla, gün geçtikçe artan megapiksel sayıları, birbiri ardına piyasa çıkan çok fonksiyonlu makinelerle, fotoğraflar daha da güzelleşti, değer kazandı mı? Teknik ortada. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nostalji nerede?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son on yılı düşünüyorum örneğin. 2000’li yılların fotoğraflarını. Söz konusu manzara fotoğrafları olunca, iyi bir makine ve biraz da fotoğrafçılık bilgisi ile tatminkâr sonuçlar almak zor değil. Profesyonel fotoğrafçılara saygım sonsuz ve teknoloji bir amatörler ordusu yarattı adeta. Peki ya söz konusu aile ve hatıra fotoğrafları olunca?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın tozunda bir gizem saklandığında inanmışımdır. Yeniye ve popüler olana aç olan günümüz dünyasının aksine, yaratabildiğimiz iyi anılar “geçmiş” oldukça, onlar benim için daha iyi görünür. Bu nedenle, bugüne sahip çıkmanın önemi büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde fotoğraf çekmek basitleşti. Çekileni anında görüyor, beğenmediğimiz pozları hemen silebiliyoruz. Dilediğiniz sonuca yaklaşana kadar deklanşöre istediğiniz kadar basabiliyoruz. 24 veya 36 değil 1000’lerce şansınız var. Fotoğraflar artık bilgisayarda, çeşitli programlarla onların üzerinde birçok değişiklik yapabiliyoruz. Tüm bu süreç, bana fotoğrafların o sıcaklığını ne yazık ki anlatmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraflar özel olmalı. Gönül vererek durmalı objektifin karşısında; çünkü o anın bir daha tekrarı yok. Ayrıca fotoğraflar bastırılmalı, zarflanmalı, saklanmalı. Bir ekranın ardından hapis kalmaktansa, elde tutulmalı, arkasına tarih ve notlar düşülmeli... Annemin çantasındaki fotoğraflar maddi ve manevi çok özel. Bizler de zamana böylesi fotoğrafları bırakabilmeliyiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;David Ojalvo, 4 Temmuz 2010 Pazar&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4136901413984871279?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4136901413984871279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/fotograflardaki-nostalji.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4136901413984871279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4136901413984871279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2011/02/fotograflardaki-nostalji.html' title='Fotoğraflardaki nostalji'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5315100359787672103</id><published>2010-05-26T20:08:00.001+03:00</published><updated>2010-05-26T20:11:47.401+03:00</updated><title type='text'>Babam ve renkler</title><content type='html'>Hayatın farklı zamanlarında, farklı öncelikleri olur insanın. Bazen belli bir amaca yönelir ve yaşamın renklerini sadeleştirirsiniz. Hatta “beyaz”, amacın kendisini temsil ederken; “siyah” hedefe varamamak niteliğini taşır. Yelpaze dardır ve günler, birkaç ton arasında değişen gridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 6 ay oluyor, yazılarıma ara vermiştim. Beyaza doğru, bir gayret ilerlemeye çalışıyordum. Siyaha kalmaktan korkuyordum. Beyazım, bilinçaltımı, yaşama sebebimi kuşatmıştı. Yaşamın birçok yönüne dahi tahammül sınırım düşüktü. Oysa kimi zamanlarda yaşamın, yazgının karşısında çaresizizdir. Hayallerinizin gerçekleşememesinden korktuğunuz siyahı değil, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;gerçek siyahı&lt;/span&gt; görür, yaşarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Gazetemizin 30 Eylül 2009 sayısında, genel yayın yönetmenimiz&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; İvo Molinas&lt;/span&gt;, başyazısına, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar&lt;/span&gt;” başlığını vermişti. Duygularını, düşüncelerini, babasına sevgi sözcüklerini dile getirememesinden dolayı duyduğu pişmanlığı kaleme almıştı. Okurlarını aynı hataya, pişmanlığa düşmemesi için uyarmıştı. Ben de şu mesajı yazmıştım 1 Ekim 2009’da:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İvo'nun bu haftaki köşe yazısını okudum ve çok etkilendim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsanın hüznünü cümlelere dökmesi, ölüme karşı verebilecek en anlamlı tepkilerden biri olsa gerek. İvo çok güzel yazmış...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bana en çok huzur veren; ailemin, dostlarımın ve yakın çevremin sağlıklı ve iyi olması.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mesafeler duyguları etkiliyor. Ne yazık ki ölüm en büyük, en uzak mesafe... Bu dünyada ölçülebilirliği olmayan bir kavram; ama sevgiyi ifade etmekse fazlasıyla elimizde. Bunu hatırlattığınız için teşekkürler İvo...&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İvo’nun yazısının ardından yaklaşık 6 ay sonra, ılık bir Mart sabahında babamı kaybedeceğimi o anda bilebilir, düşünebilir miydim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Uzun zaman önce kurguladığım bir çember modeli var hatırımda. Hepimiz, birey olarak, merkezde bir noktayız. Çekirdek ailemiz bu noktaya en yakın çember. Ailemizin diğer üyeleri, can dostlarımız, arkadaşlarımız, çevremiz dışarıya doğru diziliyor. Bir ölüm haberi, merkezdeki noktaya ne kadar yakın bir çembere düşerse, yüreğiniz o kadar alev alıyor. Kara haber sizi, hayatınızı o kadar etkiliyor. O kadar eksiliyor, yalnızlaşıyorsunuz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Babamın ardından kaleme aldığım ilk yazı bu. Sorularım var, mantıklı yanıtlarım var, susmak zorunda kaldıklarım var. Bir yanım hayretler içinde hâlâ. Baba farklı, büyük. Tıpkı denildiği gibi: dağ gibi adamdır baba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martın son günlerinde beni en çok etkileyen doğanın canlanışı, ağaçların yeşermesi oldu. Mevsim dönümü ister istemez fazlasıyla dikkat çekici geldi. Ben görebiliyordum; ya babam?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamı kaybettiğimiz günden beri, gerek ben gerekse annemle dünyada nelerin değiştiğine dikkat eder olmuşuz. Her zamankinden bir farkı mı var olayların? Gerçek siyahın penceresinden baktığınızda dünyaya, olaylar daha da basitleşiyor, tıpkı söylendiği gibi... “Zaman” denilen, “alışmak” denilense, yeniden gökkuşağının renklerini yaşama dahil etme süreci belki de... Biliyorum,&lt;span style="font-style: italic;"&gt; hayat devam ediyor.&lt;/span&gt; Elimi yeniden hayallerimi temsil eden beyaza uzatmak istiyorum; ama korkularımı, hayal kırıklıklarımı “siyah” temsil etmiyor artık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;26 yaşındayım ve hayatımın gençlik kaldırımlarında, babama bir mutluluğu ve gururu yaşatabildim sanırım. Bu bana huzur ve teselli veriyor. Bir yanım İvo’nun satırlarıyla barışık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın anısına kaleme alacağım bu yazıyı uzun zamandır düşünüyordum. Bir de Fenerbahçeli olan babam için şampiyonluğu. 8 yıldan sonra, hayatımda ikinci kez bir maçı izledim. Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını sadece babam için istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmadı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamdan sonraki dünyayı izlemeye, yaşamaya devam edeceğim. Gelişmelerde hem onu anacağım, hem de kendimi farklı bir açıdan tanıyacağım. Renkleri de yeniden keşfedeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David OJALVO &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 26 Mayıs 2010&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5315100359787672103?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5315100359787672103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2010/05/babam-ve-renkler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5315100359787672103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5315100359787672103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2010/05/babam-ve-renkler.html' title='Babam ve renkler'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-3794106622825546257</id><published>2009-11-15T23:24:00.002+02:00</published><updated>2009-11-15T23:28:13.193+02:00</updated><title type='text'>“80 Sonrası Kuşağı”nın bireyi olmak</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;68 Kuşağı&lt;/span&gt;’na dair anlatılanları dinlemek, beni heyecanlandırır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme ideali, yanlışlara karşı çıkmak, doğrular için mücadele vermek... Düzeni ve gidişatı sorgulamak, tepki göstermek ve entelektüel bir tutku ile yaşamı daha anlamlı kılmak... Daha yaşanılabilir bir ülke, daha güzel bir yarın istemek... 68’liler kadar tarihe damgasını vurmasa da, bir de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;78’liler Kuşağı&lt;/span&gt; var izlerini takip edebildiğim... O günlerin bir parçası olmak ister miydim?  Yaşadığımız son yılları, gerçekleşemeyen idealleri düşündükçe bir an tereddüde düşebilir insan bu soruyu yanıtlarken. Yine de “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;evet&lt;/span&gt;” derim. O günlerin bir parçası olabilmeyi isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, 80 sonrası doğan bir kuşağın genciyim. Bireylerin politikadan uzak yetiştirildiği, onlu yaşlarındaki gençlerin ideolojilerden soyutlandığı, hatta ideolojilerin korkutucu öğelerle özdeşleştirildiği, tüketimin pompalandığı, maddiyatın ve bencilliğin fazlasıyla ön plana çıkarıldığı... 1990’lılar çok şiddetli bir geçiş dönemi oldu. Birtakım değerler, 2000’e girdiğinizde artık tamamen altüst olmuştu. Geride bıraktığımız on yılda tüketimin sınırları zorlanmaya devam edildi. Karamsar bir tablo çizmek istemiyorum; ama bazen bugünün nasıl var olabildiğine, nasıl yaşamaya devam ettiğimize şaşırıp kalıyorum. Belki de yanılıyorum. Belki de hissettiklerimi, düşündüklerimi, önceki kuşaklar yakından tanıyor, biliyorlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010’a girmemize çok az bir zaman kaldı. Şu andaki kanaatim, gelecek on yılın, geride bıraktığımız on yılın akışını takip edeceği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette 80 sonrası apolitik dönemin, ideolojik açıdan çırılçıplak gençler yarattığını, yaratmaya devam ettiğini söyleyemem. Bir tüketim çağına karşılık, yüzyıllardır siyasete malzeme olmuş dinin etkisinin yerini kaybettiğini söylemek de mümkün değildir. Aksine, laikliğe karşıt bir biçimde güçlendi. Toplumu bir kez daha kutuplaştırmaya başladığı gibi, birçok alanda ölçüt oldu. Ne var ki, dini malzeme olarak kullanan bir siyasi sistemi “ideoloji” olarak kabul etmek, bana çok sığ, dar ve kapalı görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, birçok kavram da ilk ortaya atıldıkları veya zirvesinde oldukları dönemdeki yerini ve değerini korumuyor. En azından toplumsal alanda bu böyle görünüyor. 90 sonrası birçok değerin aşındığı gibi, aidiyet de zayıfladı, “damgalanma” korkusu belirdi. Belli etiketlere sığınan insanlar türedi, boşluk beraberinde çok farklı bir huzursuzluğu getirdi. Yine sorgulamanın, araştırmanın, akılcılığın önemi kademeli bir biçimde yok edilmeye çalışıldı, çalışılıyor da. Sözünü ettiğim aşırı tüketim çerçevesinde, ortalama insanlar, ortalama değerler yaratılıyor (artık ne kadar “değer” denebilirse). Neyi sevebileceğiniz, tercih edebileceğiniz, düşünebileceğiniz hep bir yönlendirme, bir kuşatma altında. Zaman akıp giderken, bir dönem idealleriyle yanıp tutuşan insanlar, daha da hüsrana uğruyor belki de. Aynı şekilde, az çok olan bitenin farkında olan günümüz gençlerine de bir karamsarlık, umutsuzluk kalıyor. Mücadele edecek enerjiyi bulmak, çok derin madenlerden altın çıkartmaya benzemeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte sanal bir mutluluktansa, mutsuzluk tercihim olmuştur. Ancak böyle “neden” diye sorabiliyor ve bu yazıda sıraladığım cümleleri kaleme alabiliyorum. Artık “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ne yapabiliriz&lt;/span&gt;” diye dövünüp de durmuyorum. Gerek yok. Bir süreden beri anladım ki, zaten elden gelenin en iyisini yapıyormuşuz. Yaşamın anlamı, belli değerleri ve prensipleri korumak ve onlar üzerine bir yarını kurabilmek olmuş. Geleceği hayal edip de bir mucizenin gerçekleşmesini beklemek, saflık olur.  Ne olabilir peki? Belki bu tüketim çılgınlığının hız kestiğini görmek, yeniden çağdaşlaşma yoluna girmek, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;eski&lt;/span&gt;”nin değil “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;insani&lt;/span&gt;” değerlerin korunduğunu hissetmek, umudu boş çıkarmayacaktır. Elbette yaşam devam ederken, kanımızı tazeleyen bir nefes almamızı sağlayacaktır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 11 Kasım 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-3794106622825546257?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/3794106622825546257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/11/80-sonras-kusagnn-bireyi-olmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3794106622825546257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3794106622825546257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/11/80-sonras-kusagnn-bireyi-olmak.html' title='“80 Sonrası Kuşağı”nın bireyi olmak'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4905409067330128585</id><published>2009-11-07T13:05:00.003+02:00</published><updated>2009-11-07T13:11:14.750+02:00</updated><title type='text'>Domuz gribi aşısı gündemde, nelere dikkat etmeli?</title><content type='html'>Dünya Sağlık Örgütü’nün 6 Kasım’da yayımladığı son verilere göre, domuz gribi etkeni olan pandemik influenza virüsü H1N1, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;199 &lt;/span&gt;ülkede, laboratuar ortamında tespit edildi ve gripten dolayı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;6,000&lt;/span&gt;’in üzerinde ölüm bildirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın hafif atlatılabilmesinden ötürü de, birçok ülke vaka sayılarını kaydetmeyi bıraktı. Dolayısıyla domuz gribinden etkilenenlerin sayısı, bildirilenden artık fazla. Son dönemde Dünya Sağlık Örgütü, pandeminin yayılımını takip etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ise ilk vakanın tespit edildiği 15 Mayıs 2009 tarihinde bu yana, 1 Kasım itibariyle, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1,870&lt;/span&gt; pandemik H1N1 vakası tespit edilmiştir. Bu sayı, bugün itibariyle, Türkiye’de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;var olan vaka sayısı değil&lt;/span&gt;, sürecin başlangıcından bu yana &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;tespit edilen&lt;/span&gt; (laboratuar ortamında belirlenen) toplam vaka sayıdır. Ne yazık ki, domuz gribinden, 6 Kasım itibariyle,&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 21&lt;/span&gt; kişi hayatını kaybetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünyada onlu yaşlarındakiler ile genç erişkinler vakaların çoğunu oluşturmakta. Ağırlığı küçük çocuklar olmak üzere klinik belirti gösterenlerin (38◦C üzeri ateş, öksürük, boğaz ağrısı, yaygın vücut ağrısı, baş ağrısı, yorgunluk) &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;%1-10&lt;/span&gt;’u hastaneye yatmakta. Hastaneye yatanların &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;%10-25’&lt;/span&gt;i yoğun bakıma ihtiyaç duymakta ve yoğun bakıma alınanların &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;%2-9&lt;/span&gt;’u yaşamını kaybetmekte. Domuz gribi için ortalamada ölüm oranı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;100.000’de 2 ile 44&lt;/span&gt; arasında değişmekte. Domuz gribinde korku duyulan ölüm oranlarından çok, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yayılım hızı&lt;/span&gt;; zira virüsün oldukça hızlı bir şekilde yayıldığı ifade edilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı bünyelerde domuz gribinin öldürücü etkisinin pek olmadığı belirtilmekle birlikte, asıl risk astım, akciğer, kalp, şeker hastalıkları gibi bağışıklık sisteminin baskılandığı bünyelerde ortaya çıkmakta. Virüs, akciğerleri etkileyerek, solunum yetersizliğine neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Risk grupları ve ciddi hastalık belirtileri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde 2 Kasım’da öncelikle sağlık personeline olmak üzere, aşılama çalışmaları başladı. Bir yandan aşılama kampanyası ile ilgili kaygılar yaşanırken, öte yandan domuz gribine yakalanma korkusu yaygınlaşmakta. Sonuçta domuz gribine karşı bağışıklık kazanmanın iki yolu olduğu ortada. İlki, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;virüsün bulaşması ve hastalığın atlatılması&lt;/span&gt;. İkincisi ise, daha az riski bir yol olarak kabul edilen &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;aşılanma&lt;/span&gt;. Mevcut aşı stokuna karşılık, risk grupları aşılanmada öncelikli yere sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ciddi hastalık için ciddi risk grupları:&lt;/span&gt; Gebelik, 2 yaş altı bebekler, kronik akciğer, kalp-damar, böbrek, karaciğer, kan ve metabolik hastalıkları, bağışıklığın baskılandığı durumlar, ciddi obezite, 65 yaş üstü olmak. Dolayısıyla aşılama için ve domuz gribiyle karşılaşma olasılığına karşılık öncelikle sorulması gereken soru şu:&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; risk grubunda mıyım?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci önemli nokta ise, grip belirtilerinin yanı sıra, gribe yakalandıktan sonra &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ciddi hastalık belirtileri taşıyıp taşımamak&lt;/span&gt;. Bu belirtiler ise, gribe ilave olarak,&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; solunum güçlüğü, göğüs ağrısı, bilinç bulanıklığı, ciddi ve sürekli kusma, koyu-iltihaplı balgam, genel durumda kötüleşme &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;3 günden fazla süren ateş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu doğrultuda domuz gribiyle ilgili üç senaryo ile karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1.- Risk grubunda olup ciddi hastalık belirtileri taşımak: &lt;/span&gt;acilen hastaneye/doktorunuza başvurun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2.- Risk grubunda olup ciddi hastalık belirtilerinin olmaması:&lt;/span&gt; domuz gribi geçiriyor olabilirsiniz, doktora başvurmakta yarar var. Domuz gribi açısından değerlendirilirsiniz ve gerekirse ayaktan antiviral tedaviye başlanır. Ciddi hastalık belirtileri gelişirse acile gidiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;3.- Riski grubunda değilsiniz ve ciddi hastalık belirtiniz yok: &lt;/span&gt;hastaneye yatış ve antiviral tedavi gerekmiyor. Belirtilere yönelik tedavi uygulanır, kişisel temastan uzak durulur ve ciddi hastalık belirtileri gelişirse, doktora/hastaneye başvurulur. Grip belirtilerine yönelik tedavi düzenlenirken, çocuklarda aspirin kullanılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Aşılama başladı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otoriteler, gribin önümüzdeki günlerde Türkiye’de yayılacağı konusunda hemfikir. 39 milyon doz aşı siparişi veren ülkemizde, ilk parti aşıların Refik Saydam Hıfzısıhha Merkez Laboratuar’ında yapılan tüm kontrolleri &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;olumlu &lt;/span&gt;sonuçlandı. Bu gelişmeden yola çıkarak, zaman kazanmak ve gecikmelere sebebiyet vermemek için aşıların illere sevki yapıldı. 2 Kasım’da aşılama çalışmaları, sağlık personeli ile başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelerin, okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim öğrencilerinin, öğretmenlerin, 6 ay-24 yaş arasındaki kişilerin, 3-65 yaş arasında kronik hastalığa sahip bireylerin ve bağışıklık yetmezliği olanların aşılanması önerilmekte. Diğer tüm aşılarda olduğu gibi, bu aşının da bazı hafif ve daha ağır yan etkileri olabileceği tartışılıyor. Enjeksiyon yerinde kızarıklık ve ağrı, daha az sıklıkta 1-2 gün süren ateş, eklem ve baş ağrısı olabilir. Çocuklar bu etkilere daha duyarlı. Çok daha nadir olarak ciddi alerjik reaksiyonlar görülebilir. Ekim ayında yapılan klinik çalışmalar, beklenmedik bir yan etki görülmediğini ortaya koydu. Aşının, ayrıca hamileliğe olumsuz bir etki yaratmadığı yönünde çalışmalar mevcut. Yine de en geniş çapta klinik çalışmalar bile, aşının milyonlarca kişiye uygulandığında ortaya çıkabilecek nadir etkileri öngöremeyebilir. Şu anki veriler, yeni H1N1 virüsüne karşı geliştirilen aşının yan etkilerinin, diğer mevsimsel grip aşılarıyla çok yakın ölçekte olduğunda. Dünya Sağlık Örgütü, en kötü senaryoda 1979 yılındaki bir pandemik aşılama kampanyasını örnek olarak veriyor. Yapılan 1 milyon aşı içinde 10 kişide Guillian-Barre adı verilen sinir sistemi hastalığı gelişti. Oysa domuz gribini geçirmekle, bu sinir sistemi hastalığına yakalanma şansınız 40 kat fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir influenza virüsü aşısına karşı güçlü, ölümcül alerjik reaksiyon geliştirenlerin, 6 aydan küçük bebeklerin ve iyileşinceye dek ateşli hastalık geçirenlerin aşı yaptırmaması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir aşının %100 koruyuculuğu olmadığı gibi, domuz gribi aşısı da bir istisna değil. Yeni H1N1 aşıları, uygulandıktan 14 gün sonra etkin olmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gripten korunmak&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece domuz gribinden değil, mevsimsel gripten korunmak için temel önlemleri hatırlamak ve uygulamakta büyük var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Eller sık sık ve iyice yıkanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Kirli eller gözlere, buruna ve ağza değdirilmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Uzaktan selamlaşmalı, tokalaşmamalı, öpüşmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Tek seferlik kağıt mendil kullanıp, çöpe atılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Hastalanıldığında evde istirahat edip, bol sıvı tüketilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Ani hapşırmalarda kolun içi ile ağız ve burun kapatılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Hastalandığınızda dışarı çıkmak zorunda kalırsanız tıbbi maske kullanılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-          Genel hijyen kurallarına dikkat edilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sonuç&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Domuz gribinin tüm dünyada yayılmakta ve ülkemizde de ciddi önemler alınmakta. Domuz gribi hastalığına dair güncel sayısal veriler ve önceki yıllara H1N1 virüsüne karşı aşılamalara dayanan sonuçlar ortada. Özellikle risk grubundaki bireyler için, bu bilimsel verilen aşılanma konusunda yol gösterici olacağına inanıyorum.  Olumsuz senaryoların ürkütücülüğüne rağmen, soğuk kanlı davranmakta ve akılcı düşünmekte yarar var. Önümüzdeki günlerdeki gelişmeler ve güncellenen veriler, daha sağlıklı kararlar vermekte topluma daha fazla ışık tutacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Not: Bu makale, Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü’nün verileri doğrultusunda hazırlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;7 Kasım 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4905409067330128585?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4905409067330128585/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/11/domuz-gribi-ass-gundemde-nelere-dikkat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4905409067330128585'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4905409067330128585'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/11/domuz-gribi-ass-gundemde-nelere-dikkat.html' title='Domuz gribi aşısı gündemde, nelere dikkat etmeli?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-7473233687415844475</id><published>2009-11-07T12:38:00.002+02:00</published><updated>2009-11-07T12:43:22.044+02:00</updated><title type='text'>Çamlıhemşin’den bir sonbahar yaprağı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SvVPP5jPlkI/AAAAAAAAAB0/PvFJ0SOHf90/s1600-h/PICT4281.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SvVPP5jPlkI/AAAAAAAAAB0/PvFJ0SOHf90/s320/PICT4281.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401310462666053186" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kasım’ın ilk günü, ilk Pazar’ı. Birkaç gündür bekliyordum bugünü. Hem de yağmurun dineceği, havanın açacağı umuduyla.&lt;br /&gt;Umudun kısmen gerçekleşmişti sabah 7’de kalktığımda. Gökyüzü oldukça bulutluydu; ama o gri bulutların arasında maviliğe pencereler açılmıştı. Yağmurun yağması yüksek bir olasılıktı; ama beklediğim bu Pazar gününde planımı gerçekleştirecektim.&lt;br /&gt;Kahvaltımı ettim, hazırlandım. Çantamda fotoğraf makinem, küçük bir su, bir muz, iki mandalina ve iki tane de küçük kakaolu fındıklı kek. Bakkalım, yeleğimin üzerine geçirdiğim uzun kışlık paltom ve atkımın altında sıcak hissedeceğimi söylüyor bana. Havanın serinliğine rağmen, içimdeki ses, bakkalımın haklı olduğunu yönünde. Elimde şemsiyem, Konaklar Mahallesi’nden çıkıyorum. Sağlık ocağını, yakındaki siteyi geçiyor, Fırtına Nehri’ne paralel seyreden kavisli yolda yürüyorum. Bir süre sonra köprüyü geçip, nehri sağıma aldığım zaman, Ortan Köy’e çıkan yokuşun başında olacağım. Acelemse hiç yok. Söz vermiştim kendime, bugün ilk sonbahar yürüyüşümü yapacağım. Yollarını yapraklar örttüğünü ve bu güzelliği duyduğumdan, Ortan Köy’e çıkacağım. Eylül ve Ekim’de yeşilden sarıya dönen yaprakları günbegün izledim ve bu renk cümbüşünü ayrı ayrı fotoğraflayacağım.&lt;br /&gt;Çamlıhemşin’de doğanın yer yer kızıla döneceği günleri de bekliyorum. Burada sonbaharın tam anlamıyla yüzünü Kasım ortasından sonra gösterdiği söyleniyor. İstanbul’da yaşayanlar içinse (kendim dahil), sonbahar öncelikle değişen mağaza vitrinlerinin yüzü olmuştu çoktandır. Eğer fırsat olursa, hatırıma Moda ve Moda’nın çay bahçeleri geliyor bir yudum sonbaharı tattığım. Yoksa İstanbul’un cadde ve sokaklarındaki çoğu göstermelik ağaçtan dökülen birkaç yaprak neymiş ki?.... Çamlıhemşin’de, doğayı bir parça da olsa yaşayabildiğim için, kendimi mutlu hissediyorum. Farklı ve güzel duygular sarıyor benliğimi.&lt;br /&gt;Yol boyunca dizili tek tük evlerin girişlerinde odunlar depolanmış. Dışarıda soğuğun tadı, evin içindeki sıcaklıkla bir bütün. Bazı evlerin etrafında her ağaç ayrı bir renge bürünmüş. Kimi hâlâ yeşil, kimi sarı, kimi artık kızıl-kahve... Özellikle yapraklardaki sarılar, yeşilin üzerinde bana heyecan verici görünüyor. Dökülmüş kestaneler yol kenarlarında, kimi dallarsa karayemiş ikram etmekte... Fırtına nehriyle beslenen su kanallarına ise, artık tamamen kahverengiye dönüp dökülen yapraklar arkadaşlık etmekte. Nehir, aralarda büyük kayalara çarparak gürül gürül akıyor yeniden birkaç gündür süren yağmurun ardından...  Zamanla alışıyor insan nehrin akmasına ve sonbaharda bile ötmeye devam eden kuşların sesine seviniyor. İlk kadar son baharı da seviyor o kuşlar... Üşümüyorlar, konuşuyorlar...&lt;br /&gt;Tek tük araçların geçtiği ana yoldan ayrılıp, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ortan&lt;/span&gt;” yazılı bir tabelayı sağıma alıp, yokuşu ağır ağır tırmanmaya başlıyorum. Sabırsızlanıyorum yaprakları biraz daha, biraz daha görmek için. Yokuşun ortasında &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hasan Ahmetoğlu&lt;/span&gt; tarafından 1978’de yaptırılan çeşmenin üzerindeki yazıyı okuyorum. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu hayratın kıymetini susayıp da içen bilir. Fani alemin derdini çilesini çeken bilir&lt;/span&gt;”. 30 yıl öncesinden bugüne seslenen bu iki cümle, hayat var oldukça geçerli olmaya devam edecek, diyorum... Yolları örten yapraklarla buluştukça, kenarlardaki tabelalar dikkatimi çekiyor. Birinde “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sen de git&lt;/span&gt;” yazılmış, tahtalardan yapmış bir oturma yerinin yanındakindeyse, “Otur seyret.” Gülümsüyorum. Bir yanıyla insan oturup uzun uzun seyredebilir bu doğayı, ama yürümek de bir o kadar çekici.&lt;br /&gt;Köyün girişinde, “&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Yurtta Sulh Cihanda Sulh&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Hayatta en hakiki mürşit ilimdir&lt;/span&gt;” yazılı iki plaketin arasındaki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Atatürk &lt;/span&gt;büstü karşılıyor beni. İçim ayrı bir ısınıyor.&lt;br /&gt;Ağırlıklı olarak ahşap ile taştan yapılmış eski köy evlerini inceliyorum. Ortan Köy oldukça küçük ve sevimli bir yer ve evler arasında sadece küçük patika yollar var. Aralara serenderler yapılmış. Taş patika yollarla özel olarak yetiştirildikleri belli olan turuncu çiçekler, güzel bir görüntü veriyor.  O evlerden birinde yaşamayı hayal ediyorum... Merkeze ulaşmak, hayat belli açılardan zorlaşırdı gibi görünüyor. Aynı anda bu hayal, çok farklı bir zamanın olabilirliğini hissettiriyor bana. Dışarıdan görünen, hayal edilenle, gerçek ne kadar örtüşür, tahmin etmek kolay değil...&lt;br /&gt;Ortan Köy oldukça sessiz Kasım’ın ilk gününde. Tanıştığım birkaç köy sakini de kış için farklı şehirlere gitmek üzereymiş. Kimi Antalya’ya, kimi Ankara’ya, kimi İzmir’e... Yaz gelip de canlanana kadar, kış boyunca 2-3 kişi kalıyormuş köyde... Onlardan biriyle tanışıyorum. Doğal olarak bu Pazar gününde fotoğraf makinesiyle çıkıp gelen turistin kim olduğunu merak ediyorlar... Bana zamanlamamın ucu ucuna yerinde olduğunu söylüyorlar; zira birkaç güne kadar neredeyse herkes gitmiş ve mevsim şartları zorlaşmış olacak. Dönüş yolunda yaşlı, kamburu çıkmış bir teyze ile karşılaşıyorum. Ben gençliğim, o beni gülen mavi gözleri ile, birbirimizi selamlıyoruz...&lt;br /&gt;Kış tam anlamıyla gelmiş olduğunda hava saat 4’te kararmış olacak Çamlıhemşin’de. Bugünlerde 5’e doğru kararıyor. Öğleden sonra kısa sürüyor. Bir kez daha sonbaharın tonlarını izleyerek ev yolunu tutarken, bu yürüyüşü yazmak geçiyor içimden. Kâğıda dökülmemiş anılar bana nedense daha güzel görünüyorlar; ama bu Pazar gününü “sözlerle ve fotoğraflarla paylaşmalıyım”, diyorum.&lt;br /&gt;Zamanın tozu zihne konduğunda neler unutulur, neler daha iyi görünür?... Cevabı, herkes kendi içinde şekillendiriyor. Sonbahardaki doğayı bir parça olsun anlatmaya çalıştım. Biraz da sizi doğaya davet etmeye... Gelip görmeye, kâğıda dökmemin mümkün olmadıklarını yaşamaya...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;David Ojalvo&lt;br /&gt;1 Kasım 2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-7473233687415844475?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/7473233687415844475/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/11/camlhemsinden-bir-sonbahar-yaprag.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7473233687415844475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7473233687415844475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/11/camlhemsinden-bir-sonbahar-yaprag.html' title='Çamlıhemşin’den bir sonbahar yaprağı'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SvVPP5jPlkI/AAAAAAAAAB0/PvFJ0SOHf90/s72-c/PICT4281.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-7636073895803286046</id><published>2009-10-29T13:26:00.001+02:00</published><updated>2009-10-29T13:29:19.827+02:00</updated><title type='text'>Sahne, psikiyatr ve hastalarının...</title><content type='html'>Kanal D’de yayımlanmakta olan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Haneler&lt;/span&gt;” adlı programın herhangi bir bölümünü izlemiş değilim; çünkü genel olarak televizyon izlemiyorum. Ekranla bağım daha çok DVD’lerle. Teknolojinin de katkılarıyla, sinemanın bu yüzyılda da yerini koruyacağına inancım güçlü. Tiyatro ve sahne sanatlarının daha da değer kazanacağına kanaatimse tam.  Hal böyle olunca, Rize’de yeni yapılan İsmail Kahraman Kültür Merkezi’nde, 17 Ekim Cumartesi günü oynanacak tiyatroyu izlemem kaçınılmazdı. Oyun, “Haneler” programının ekibinin sahnelediği, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastasıyız&lt;/span&gt;” adını taşıyordu. Konusu ise, çığırından çıkan bir psikiyatri seansı... Televizyon programıyla ilgili edindiğim bilgiden ve şehrin ilan panolarından rahatlıkla anlayabildiğim üzere oyunun türü komediydi...  Oyun ardından ise oyunu “yer yer absürtleşen” bir komedi olarak tanımlamak daha uygun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saygın Delibaş&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fethi Kantarcı&lt;/span&gt;’nın yazıp yönettiği “Hastasıyız” adlı oyunun rollerini &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ahmet Saraçoğlu, Serdar Orçin, Serhan Ernak, Fırat Doğruoğlu, Alper Düzen, Caner Özyurtlu, Barış Başar&lt;/span&gt; paylaşıyor. Ahmet Saraçoğlu, psikiyatr rolünde ve dört hastasını ortak bir seansta kabul ediyor. Rayından gitgide çıkan bu seansı arada bir de komşusu “taciz ediyor”. İki perdeden oluşan oyunda, daha oyunun ilk dakikalarından doktorun, hastalarından vaka bazında geri kalmadığını görüyoruz. Hastalar da birbirinden özgün tipler. Biri alkolik, diğeri sempatik, biri diğeri iş hayatından şarkıcılığa kaymış, dördüncüsünün ise çeşitli takıntıları, gariplikleri var. Elbette ne doktoru ne de hastaları ciddiye almak gerekli; çünkü bu bir komedi. Öte yandan ister komedi, ister dram olsun, psikiyatri, iyi değerlendirildiği takdirde, tiyatro için çok iyi bir malzeme/esin kaynağı olabilir. İki saat süresince not almaya değer gördüğüm, doktorumuzdan gelen tek cümleyi yazıma almak istedim. “İçimizdeki ikinci karakteri terleyip atabilseydik, diplomamı yırtıp atardım.” Hangi esprinin ardından bu cümlenin kullandığını hatırlayamıyorum. Oyun süresince iyi kurgulanmış böylesi cümleler keşke daha fazla sayıda olsaydı... Sonuçta zekâ ile örülü komedi gibisi yok... Psikiyatrımız arada &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oscar Wilde&lt;/span&gt;’dan cümleler alıntılasa da hastalarına, bu cümleler absürt komedi için malzeme yapılmış ve eşcinsellikle bağdaştırılmış. Hastalardan Serhan beyin, gömleğinin içinden pembe bir t-shirtünü belli etmesiyle, eşcinselliğe dair ve bel altı espriler daha da çoğalıyor. Serhan beyin bu durumunun ilerleyen dakikalarda bir “çift kişilik” ile çözümlendiğini öğreniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun keyifle izlediğim bölümü ise doktorun hastalarını hipnozla uyuttuğu dakikalardı. Hastalarının birinden ödünç aldığı sarkaçlı saatle, saatini ve (kurtulamadığı bir özelliği olan) kalçasını sallaya sallaya hastaları uyutuyor doktor. Hipnoz işe yaramıştır. Doktor, tam bir şeyler “buldum, buluyorum” derken hastalar ya aniden uyanır gibi olmakta ya da bilinçaltlarından açığa çıkan “gerçekler” izleyiciyi güldürmekte.  Öyle ki, İbrahim Tatlıses’in adamlarının hastalarımızdan birini lahmacun kürekleriyle dövmüş olmasına hâlen gülüyorum. Aynı hipnoz süresince oyunun tek yadırgadığım bölümü MichaelJackson üzerine kurulan esprilerdi. Erken vefatı ve davasından beraat ettiği üzere, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Michael Jackson&lt;/span&gt;, “çocuk tacizi” ile bağdaştırılmaktan daha iyi bir şekilde hatırlatılabilirdi izleyiciye. Belki de oyun yaz döneminden önce yazılmıştı ve bu repliklerin düzenlenmesine ihtiyaç duyulmadı... Öte yandan Rize’ye yönelik replikler (ve oyunun başlarında gördüğümüz arı kostümü olan komşu) hoş bir jestti şehir halkına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dekor olarak saat, diploma ve koltuktan oluşan bir karton arka fon ile birkaç sandalye vardı sahnede. Kostümler, hastanın birinin giydiği acayip gece mekânı, arı, denizci kıyafetleri dışında, sadeydi. Işık da birkaç küçük sahnede hariç, pek kullanılmadı. “Tiyatro” dediğinizde, ister istemez beklentisiz olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun çıkışı dostlarım, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Televizyondan sonra, ekibi sahnede görmek çok daha güzeldi&lt;/span&gt;” dediler. Cümlenin daha çok “sahne” kelimesine sığınıp onlara hak verdim. Hem bir kutu yerine, bir salon dolusu seyirci ile birlikte, capcanlı bir ortamda olmanın yeri, pek de karşılaştırma yapmaya gelmiyor. Bu kış sezonunda, Rize’deki yeni kültür merkezine gelecek olan turnelerin yolunu gözleyeceğim. Belirttiğim gibi, söz konusu tiyatro olunca belli bir standardı ele alarak “beklentisiz” olmuyor. Özellikle de İstanbul sahnelerinin ardından. Bu doğrultuda “Hastasıyız” adlı oyunu izlemek güzeldi. Oyun tahmin ederim bu kış sezonunda İstanbul’da sahnelenecek (26 Ekimde Balans Jolly Joker’de). Salt gülmek isterseniz, “Haneler” ekibinin oyuncularını izlemenizi öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;David Ojalvo&lt;br /&gt;Şalom, 28 Ekim 2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-7636073895803286046?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/7636073895803286046/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/sahne-psikiyatr-ve-hastalarnn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7636073895803286046'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7636073895803286046'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/sahne-psikiyatr-ve-hastalarnn.html' title='Sahne, psikiyatr ve hastalarının...'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5814781715195533343</id><published>2009-10-29T13:23:00.001+02:00</published><updated>2009-10-29T13:26:01.737+02:00</updated><title type='text'>Bazı bulutlar gökyüzünde kalıcı mıdır?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çağan Irmak&lt;/span&gt;’ın yönetmiş olduğu “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Babam ve Oğlum&lt;/span&gt;”, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Issız Adam&lt;/span&gt;”  filmlerini henüz izleyemedim. Bu iki film de, geniş bir kesim tarafından beğeni toplamış ve gündeme oturmuştu. Çağan Irmak’ın son filmi olan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Karanlıktakiler&lt;/span&gt;”i ise vizyondayken izleme şansım oldu. Filmi oldukça beğendiğimi ve yönetmenin başarılı bir film yarattığını düşünüyorum. Karanlıktakiler, psikolojik yönü ile ön plana çıkan, özlem duyulan birtakım değerleri bünyesinde taşıyan, günümüze yer yer eleştirel bir yaklaşım sunan, komik ve trajik kesitleri olan bir film. Görüntü yönetmenliğinden ayrıca etkilendiğim filmde, mekân seçimlerinin çok iyi yapılmış olduğunu da baştan not düşmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filme, bir İstanbul sabahına eski bir evde başlıyoruz. Gülseren hanım (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Meral Çetinkaya&lt;/span&gt;) ve oğlu Egemen (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erdem Akakçe&lt;/span&gt;) uzun yıllardan beri bu evin ‘sakin’leridir. Nispeten sıradan bir kahvaltının ardından Egemen’in işe gitmesiyle, hem Gülseren hanımın hem de Egemen’in farklı bir hayat öyküsüne sahip olduğunu anlaşılıyor. Bir yanıyla komik gelen Gülseren hanımın garipliklerinin, aslında derin bir travmanın izlerini taşıdığını sezinliyorum. Gariplikleriyle Gülseren hanım, mahallenin ve mahalle çocuklarının (ki film boyunca çocuklar onu rahat bırakmayacaklardır) dikkatini çekmiştir ve onun tüm dünyası da evinin sınırlarıdır. Sucudan dahi tedirgin olan Gülseren hanımla, oğlu hariç, bir tek az çok kardeşi ilgilenmektedir. Egemen ise yıllardır annesinin ‘arıza’larından bıkıp yorulmuş, gönlünce bir hayatı kuramamıştır. Çalıştığı reklam ajansında sekreterliğe yardımcı olmakta, mutfağa bakmakta ve getir-götür işlerini yapmaktadır. Ajansın patronlarından güzel Umay hanımsa (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Derya Alabora&lt;/span&gt;) kariyerinde ve özel yaşamında sorunlarla karşı karşıyadır. O çağın iş kadınıdır, çalışanlarınca sevilmektedir ve Egemen ona karşı ‘umutsuz’ bir aşk duymaktadır. Umay hanımın bir dediğini iki etmemekte, patronunun her sözü ve davranışı, onun için ayrı bir anlam ifade etmektedir. Annesinin durumunun kötüleşmekte olduğu kadar, Egemen’in Umay hanıma yaklaşması kolay olmayacaktır. Hayat, mutluluktan uzakta bir zamandadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trajik bir gerçeğin açığa çıktığı bir sona doğru ilerleyen film, ruhumda hüzünlü/duygusal bir esinti bıraktı. Filmin analizini detaylı bir şekilde yapacak değilim. Gerek Gülseren hanım, gerekse de Egemen özgün karakterler. Gülseren hanımın hezeyan ve halüsinasyonları var, yardımcı ihtiyacı var ve o bu haliyle filmin kahramanı... O trajik bir öykünün kahramanı... Egemen de şansız bir kaderin adamı... Yine de tüm olumsuzluklara rağmen Egemen’in içinde, artık pek görülmeyen safça duygular taşımakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde, ajansa gelip ve gidenler, yer yer günümüz İstanbul’unda karşılaştığımız yeni nesil “ilginç” insanlar. Bir kimlik arayışı ve tüketim çağının sancılarını belki de bambaşka bir açıdan taşıyan bireyler... “Karanlıktakiler” bu yönüyle eleştirel bir bakışına sahip...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka planda ise &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İstanbul&lt;/span&gt;. Çağan Irmak, bu filmde, tanıdığım ve özlediğim İstanbul’u ustalıkla aktarmış perdeye. İzleyicileri dejenere olmamış, güzelliklerin tadını veren bir İstanbul’a götürüyor (en azından benim için).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sinemasındaki gelişmeleri hayranlıkla takip edenlerdenim. “Babam ve Oğlum” adlı filmi, yoğun bir duygusallık taşıdığını birçok dostumun belirtmesinden ötürü izleyemedim. Öte yandan Çağan Irmak yapıtlarından birini izlemek kaçınılmazdı. “Karanlıktakiler”i, iyi ki izledim... Sonuçta herkesin karanlıkta kalan bir öyküsü olabilir, vardır. Şimdi o öykülere biraz daha anlayışla yaklaşıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-family: arial;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-family: arial;"&gt;Şalom, 21 Ekim 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5814781715195533343?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5814781715195533343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/baz-bulutlar-gokyuzunde-kalc-mdr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5814781715195533343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5814781715195533343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/baz-bulutlar-gokyuzunde-kalc-mdr.html' title='Bazı bulutlar gökyüzünde kalıcı mıdır?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4084048929965964523</id><published>2009-10-29T13:21:00.001+02:00</published><updated>2009-10-29T13:23:21.048+02:00</updated><title type='text'>“Açılım” ve düşündürdükleri</title><content type='html'>Son dönemin en güncel kelimelerinin başında “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;açılım&lt;/span&gt;” geliyor. Bu açılım kelimesi dile dolanmış ve adeta orada kalmış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılım, Türk Dil Kurumu’nun çevirimiçi sözlüğünde “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;açılma işi&lt;/span&gt;” veya “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bakış açısı&lt;/span&gt;” olarak tanımlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündemi takip ederken nereye doğru bir açılma işinin gerekleştiğini veya hangi bakış açısının değiştiğini anlamaya çalışıyorum. Ortak bir paydaya doğru yol alınabiliyor mu; yoksa çok bilinmeyenli bir denklem mi önümüzdeki? Sorunların çözümüne yönelik anahtar bir kelime mi, yoksa onları maskelemek için yaratılan sanal bir gündem mi? Nedir açılım? Ortada kocaman bir “A” harfi var da, alfabenin geri kalanı nerede? Bir yola çıkılmış olunabilir; ama varılacak bir hedef, harita, pusula, yol-yordam olmadıktan sonra, zaman, emek ve güç kaybı yaşanmış olmaz mı? Belirsizlikler, insanı, dolayısıyla toplumu huzursuz etmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündemdeki bu açılım kelimesi, aynı zamanda çok şatafatlı, abartılı, doğallıktan uzak görünüyor. Bir samimiyet veya alçak gönüllülük sezinlemek çok zor. Kocaman bir kutu var önünüzde, paketi allanıp pullanmış; ama fiyongu çözecek olan siz değilsiniz. Kutunun içinde ne var, bilmiyorsunuz ve ihtiyacınız olan bu paket de değil. Neyi kabul edebileceği az çok belli, nelere ihtiyacınız olduğunu konuşabilmeli ve sade bir yolu takip edebilmeli. Doğal bir akışla izlemeli birey/toplum gelişmeleri, emin adımlarla doğru bir istikamette gidildiğini hissetmeli, içselleştirmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Bir açılım sözü var ortada ve pusulası bir o yana bir bu yana dönüyor. Medyanın da buna açık bir katkısı var. İlk ortaya atıldığı günlerde belli bir ağırlığı vardıysa da “açılım” kelimesi ciddiyetini gitgide yitirmekte, popülerleşmekte. Neredeyse her gün bir açılım olmakta. Bunun son örneklerinden biri de “Yahudi açılımı” oluverdi. Aslında ne de gereksiz bir deyiş. Bir kez daha Yahudiler’in parayla olan ilişkisi dile getirildi. Neyin, ne amaçla söylendiğini anlamak da kolay değil. Gündem bu tür sözlerle, manşetlerle doldurulurken, ekonomik kriz tüm derinliğiyle yaşanmaya devam ediyor. Belli bir seviyenin üzerine çıkmak, kalıplaşmış yargılardan kurtulmak ve daha iyi bir gelecek ideali üzerine yoğunlaşmak mümkün olsa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Görünen köy, kılavuz istemez. Önümüzdeki günleri, bir süre daha, “açılım” kelimesiyle geçiriyor olacağız. Somut bir gelişme kaydedildiğini görmeyi istiyorum; ama geride bıraktığımız iki ay bu yönde bir güvence vermiyor. Başka bir konu olsa, daha önemli bir gündemin oluşmasıyla, yavaş yavaş geri planda kalırdı. Ne var ki ABD’nin Irak’tan çekilme süreci devam ederken, “açılım” kolay kolay rafa kalkmayacak gibi duruyor. Neler olacağını, birlikte yaşayıp göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bu “açılım” konusundan hareketle hepimize düşen bir görev olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin daha da demokratikleşmesi gerekiyorsa eğer, bu tüm toplum katılımıyla, iradesiyle olmalı. Sonuçta daha özgür ve demokratik bir ülkede yaşama ideali, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sürekliliğini koruyan bir ideal.&lt;/span&gt; Bu ideal gerçekleştikçe de, anlamlı açılımlar kendiliğinden, doğal bir akışla tarihe yazılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 14 Ekim 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4084048929965964523?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4084048929965964523/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/aclm-ve-dusundurdukleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4084048929965964523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4084048929965964523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/aclm-ve-dusundurdukleri.html' title='“Açılım” ve düşündürdükleri'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4983565702690803102</id><published>2009-10-03T21:33:00.002+03:00</published><updated>2009-10-03T21:37:18.470+03:00</updated><title type='text'>Neden yazmalı, ne yazmalı?</title><content type='html'>Her insanın kendi bir ifade etme biçimi vardır. Aynı zamanda her insanın çevresiyle, dünyayla ayrı bir etkileşimi. Bu etkileşim ve “kendini ifade etme” biçimini şekillendiren sayısız etmen sözkonusu. Buna karşılık, tek bir dünya var. Ortak paylaşılan bir varoluş. İnsan olmanın temel noktalarından, bireysel farklılıklara uzanan bir ölçekte hayat yaşanıyor.&lt;br /&gt;İnsanın yapısı üzerine düşünmek keyifli. Benliği anlamaya uzanan yolda, bu düşünce süreci hatırı sayılır bir yere sahip olmalı. Öte yandan hayatın “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;gerçekleri&lt;/span&gt;” var. Sizi düşüncelerinizle başbaşa kalmaktan çekip alan, işinize, ailenize, günlerin döngüsüne odaklanmaya zorlayan, şart koşan. Yazmak, benim için, bu düşünce sürecinin ürünü. İnsanları ve kendimi, etrafımı, ülkemi anlamaya çalışmak. Dünyaya dair temel öğeleri biraz daha keşfetmek, dışarıda olup bitenlerin karmaşıklığından uzakta, sadeliği yakalamak. Sadelikteki güzelliği, iç huzuru doyasıya tatmak.&lt;br /&gt;Bir gündoğumunun veya günbatımının manzarası, yeşillerin binbir tonu, içine çektiğiniz havanın, suyun tadı... Bazı anlar vardır ki, iyi bir his kaplar içinizi yaşama dair. Bir yaprağın üzerindeki çizgiler, bir kelebeğin desenleri yeter “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;mucize&lt;/span&gt;” demeye... Bazen de televizyonda kimi görüntülere bakar, haberleri okur, bazı insanlarla karşılaşırsınız ve garip, istenmeyen duygular kapatır içinizi. Sadeliği özlersiniz. Yaşadığınız zamana akıl erdirmeye çalışırsınız.&lt;br /&gt;Yazmak için neden çok; çünkü insanın kendini ve çevresiyle olan etkileşimini anlatmak için neden çok. Üstüne üstlük yazmak, kendi ifade etme biçimlerinden sadece bir tanesi. Çok kişi tarafından kabul gören bir tanesi. Üstüne üstlük, yazmak insan var oldukça, bitmeyecek, tükenmeyecek bir uğraş. Varoluşun bir parçasıdır hatta yazmak.&lt;br /&gt;Peki, yazmak için neden çok da, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ne yazmalı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsan, her istediğiniyazabilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazarsa ne olur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kalem, kılıçtan keskindir; ama bu demek değildir ki, kılıç kaleme hakkını teslim etsin. Tam tersine, kılıç kalemle bir yarış halindedir. Fırsatını yakaladığı an, onun önünü keser. Kalem gücünü ortaya koyabildiği kadarıyla, medeniyet ilerler, dünya daha iyi bir yer olur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink&lt;/span&gt; aklıma gelen ilk isimler. Ülkemizde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;61 gazeteci&lt;/span&gt; suikaste uğrayarak yaşamını yitirdi (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;CNN Türk, 19.01.2007&lt;/span&gt;).&lt;br /&gt;Birçok yazar, dile getirdiklerinden ötürü dört duvar arasına kondu, konuluyor. Tehdit edildi, ediliyor. Sansüre uğradı, uğruyor. Hedef gösterildi, gösteriliyor.&lt;br /&gt;Kılıcın yıkıcı olduğu ortada.&lt;br /&gt;Kalemin ise amacı karanlığın, irticanın, cehaletin önünü kesmek. Kılıcın önünü kesmek.&lt;br /&gt;“Ne yazmalı” sorusunun çok iyi yanıtları var; ama yazdığınızla iş bitmiyor. Sıra metinlerinizi paylaşmaya geldiğinde, apayrı zorluklar başlıyor. Yol ayrımlarına kadar, seçenekler beliriyor. Suya sabuna dokunmaya niyetlenmiş olabilirsiniz; ama dışarda özlemini duyduğunuz sadelik yok bir kere. Karmakarışık bir dünya var. Kılıçların çekildiği, yer yer çamura batmış, çamur atılan.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne yazmalı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sadelikteki güzellikler de anlatılabilmeli, suya sabuna da dokunabilmeli. Daha iyi bir gelecek idealini korumak adına yazmalı.&lt;br /&gt;Bu yolda, suikast sonucu yaşamını kaybeden aydınlarımızı saygıyla anıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 30 Eylül 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4983565702690803102?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4983565702690803102/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/neden-yazmal-ne-yazmal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4983565702690803102'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4983565702690803102'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/10/neden-yazmal-ne-yazmal.html' title='Neden yazmalı, ne yazmalı?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-1538622052776544644</id><published>2009-09-16T22:29:00.001+03:00</published><updated>2009-09-16T22:32:21.948+03:00</updated><title type='text'>Şöminenin başında</title><content type='html'>İstanbul, Ege, Akdeniz ve ülkemizin daha birçok bölgesi yazın yakıcı sıcağını yaşıyor. Oysa haberlerde Karadeniz'de yaşanan sel felâketi var. Çayın başkenti Rize de yağışlardan etkileniyor. Ayder'de hava oldukça serin. Ağustos ayına girerken hava adeta Ekim sonları Kasım başı gibi… Sabah biraz güneş yüzü görüyorsa insan, öğleden sonra bulutlar sizi damlalarıyla selamlıyor… Hatta daha yükseklerde, yaylalara hafiften kar bile yağmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda bir sahil kenarında güneşlenen veya denize giren tatilciler arasında değilim. Ayder Yeşil Vadi Oteli'nin lobisinde, şöminenin yanı başında oturuyorum. Bir yandan çalışıyor, bir yandan da odunların yarattığı sıcaklığın keyfini çıkartıyorum. İster istemez de kışı hayal ediyorum. Yaz aylarıyla sıcak günleri özdeşleştirince insan, mevsim ortasında şömine başında olma fikri garip gelmiyor da değil…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıdan ara sıra iki yavru keçinin sesi, odunların çıtırtısına karışıyor. Biri beyaz, diğeri siyah-beyaz, iki sevimli keçi… Bana daha çok ağlıyorlar gibi geliyor. Yanlarına yaklaştıkça ürküyorlar; ama onları tutan iplerle ne kadar uzağa gidebilirler ki?... Doğrusu yeşil otları yemenin keyfine varmıyorlar değil ama yine de "meee… beee…" demeleri bana dokunuyor. Neden böyle olduğunu &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rabia Ana'&lt;/span&gt;ya soruyorum. Derin mavi gözleri, hayatın yüzünde bıraktığı acı-tatlı anıların izleriyle yanıtlıyor beni: "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Onlar daha küçükler, analarından erken ayırmışlardır ondan,&lt;/span&gt;" diyor… Cümleleri anlam yaratıyor. Bazı duygular, fark etmek istediğinizde, tüm canlılar alemi için ortak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöminede küle dönmekte olan yaşlı odunlara bakıyorum… Onların da bir öyküsü vardır… Ayder'in tepelerine kök salmış yüzyıllık çam ağaçlarıyla birlikte kim bilir ne günlere şahit olmuşlardır. Yandıkça çam ağacının odunu kıvılcım atıyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yeşim&lt;/span&gt;'in anlattığı üzere, yanlarına eklediği gürgen odunları daha uslu… Onlar kıvılcım atmıyor… Dolayısıyla sırf gürgen yansa, koruyucu demir perdeyle ateşin yüzünü örtmeye gerek kalmayacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayder'e gelene dek, hayatımda hiç şömine yakma, onun başında oturma ve Türk kahvesi içme keyfini yaşamamıştım. Bir ara sevgili dostuma mesaj atıyorum. Bir yönüyle ne kadar farklı bir zaman burası, diye… Evet, farklı bir zaman… Şehirde trafiğin ve onun gürültüsünün olmadığı, bir yere koşturmak gerekmediği, sokakta sürekli yabancı insanlarla karşılaşmak yerine, gülen gözlerle dostların birbirini karşıladığı… Bir gün Valikonağı'ndan Konaklar Mahallesi'ne olan öyküyü kaleme alabilirim; ama henüz bunun için erken. Çok ama çok erken… Bu denemenin başkahramanı, şömine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç duvarını tuğlaların oluşturduğu bu küçük alanda ateş ne de güvenli… Eski bir maşayla onu şekillendiriyor, üfledikçe azdırıyor, bıraktıkça kendi halini izliyorsunuz… Bir huzur yayılıyor benliğe… Peki, ne anlatıyor ateş? Ruhunuza nasıl bir ayna tutuyor? Ne gibi anılar canlanmış veya çağrışımlar kurulmuştur odunun küle döndüğü süreçte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şömineyi ne kadar canlı tutabileceğiniz az çok belli… Ona ne kadar odun atabileceğiniz veya geçen zamanın bir şekilde sizi dürteceği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat, çalışmak ve çalışmanın izin verdiği iyi duygularla keyif yapmak demek biraz da… Yarına uzanan yollar, aklımın bir köşesinde… Şu anda ise, şömine var. Ondan aldığım keyfi, bu yazıyla paylaşmak istedim. Tahmin ediyorum, yarın, bir başka zamanda, hafızamda ve anılarımda kaldığı kadarıyla anlatacağım bugünü… Aslında böylesini daha çok sevsem de, bazen o an'ı canlı bir şekilde kaleme almak çekici bir duygu…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kahve Molası, 12 Ağustos 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-1538622052776544644?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/1538622052776544644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/09/sominenin-basnda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1538622052776544644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1538622052776544644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/09/sominenin-basnda.html' title='Şöminenin başında'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5786562085315129959</id><published>2009-08-01T09:58:00.002+03:00</published><updated>2009-08-01T10:02:42.436+03:00</updated><title type='text'>Televizyon izlemek veya izlememek</title><content type='html'>Ülkemizde ilk özel televizyon kanallarının yayına başladığı dönemi hatırlıyorum. Televizyon, 2002 yılına dek az çok hayatımda yer alıyordu. Düşündükçe, çeşitli anılarımı da sıralayabilirim. Üniversiteye başladığım 2002 yılından itibaren, televizyonu sayılı zamanlarda açar oldum. Çok önemli bir haberi takip etmek veya sevdiğim bir sanatçıyı izlemek için… Elbette bu durum, televizyonla bağımın tamamen koptuğu anlamına gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;televizyon izlemenin&lt;/span&gt;” yarattığı çağrışım nedir, bunu açmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirli kanalları ve o kanalların programlarını takip etmek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlenmek veya serbest zamanı değerlendirmek üzere kanallar arasında dolaşmak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer evde yalnızsanız, televizyondan gelen seslerin, bir boşluğu doldurması mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorular daha da çoğaltılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonu, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;haber almak&lt;/span&gt; için izleyen çok kişi var. Ne var ki sayılı birkaç kanal hariç, haberler izlenmeyecek gibi. Bugün “televizyonda haber izlemek” derseniz, aklıma sansasyonel olma çabası, birbirini tekrar eden görüntüler, yanlı bakış açıları, üçüncü sayfa haberlerinin ekrana taşınmış versiyonu geliyor. Özetle bilgi, görüntü ve ses kirliliği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk televizyon programcılığı günümüzde diziler, magazin ve reyting getirmek üzerine kurulu, düşüncesindeyim. Annemin ve arkadaşlarımın ilgiyle takip ettiği diziler var. Kimileri Ortadoğu ülkelerinde başarı da topluyor. Özellikle tiyatro kökenli oyuncuların desteği de eklenince, ülkemizde dizi ve film yapımcılığının güçlendiği görüşüne katılanlardanım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizi (özellikle yeni kuşak yabancı diziler) ve film izlemeyi sevenlerdenim. İşte televizyonla kalan bağım burada: işin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;görsel &lt;/span&gt;yönünde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmleri ve ilgi duyduğum dizileri VCD/DVD’ler ile takip ediyorum. Onları televizyondan izlemeye tahammülüm yok; çünkü reklamlar bitmiyor, tükenmiyor… Hatırımda kaldığı kadarıyla, yayın saatleri de ya geç ya da gecikmeli oluyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon denilince değinebileceğimiz bir de belgesel, tartışma programları, spor müsabakaları da var. Ne var ki bu tür yayınlar kısıtlı ve gece yarısına yakın oluyor. Birçok platformda nitelikli yayınların çoğaltılmasına dair çağrılar yapıldı ama nafile. Ülkemizde televizyon temel olarak bir kâr amacı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VCD, DVD (ve şimdi de Blue-Ray diskler) hariç, görüntülü kayıtlara ulaşabileceğimiz çok önemli bir platform da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;internet&lt;/span&gt;. Video paylaşımları gün geçtikçe kolaylaşıyor ve artıyor. Bu konuda başlıca gelen sitelerden biri &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;YouTube &lt;/span&gt;ve ülkemizde hâlâ yasaklı… Medya topluma yön veren, hatta onu kontrol altına almaya çalışan bir güç. Oysa internet, birtakım riskleri barındırsa da, son derece özgür bir ortam… Özgürlük söz konusu olunca, doğrulara ve birtakım gerçeklere erişme şansı da artıyor. YouTube’un çok uzun bir zamandır kapalı olmasının arkasında özgürlüğe ve onun sonuçlarına dair korkular yatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun vadede internet ve bilgisayar kullanımı, televizyonculuğa yeni bir boyut kazandıracaktır. Görsel medya televizyon ve bilgisayar ortamında ikiye bölünürken, bireyin seçenekleri artıyor. Bu çerçevede kişiye özel kanalların oluşmaya başladığını söylemek, çok da aykırı görünmüyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımı sonlandırırken, tüm bu süreçte kazananın &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sinema &lt;/span&gt;olacağını düşünüyorum. Televizyon ve bilgisayarlar bir yana, sinema daha da gelişecek ve hayatlarımızda daha da anlamlı bir yer edinecek. Beyaz perde, 20. yüzyıldan birtakım duyguları ve değerleri beraberinde taşımaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon izlemek veya izlememek… Tercih sizin, zaman değerli, seçenekler çok…&lt;br /&gt;Televizyon ortaya çıktığında, yaşanan heyecanı görmek isterdim. Belki o zamanlar, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;aptal kutusu&lt;/span&gt;” olarak da anılan bu cihazın, topluma olan katkıları hatırı sayılır düzeydeydi. Çoktandır ise toplumun televizyonu kontrol etme zamanı… Yeni çıkan modellere, artan kanal sayılarına, satılan paketlere aldanmayarak, o kutunun dışındaki dünyaya uzanarak…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kahve Molası, 29 Temmuz 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5786562085315129959?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5786562085315129959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/08/televizyon-izlemek-veya-izlememek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5786562085315129959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5786562085315129959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/08/televizyon-izlemek-veya-izlememek.html' title='Televizyon izlemek veya izlememek'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-7293482405441461980</id><published>2009-07-18T19:24:00.005+03:00</published><updated>2009-07-18T19:34:38.057+03:00</updated><title type='text'>19 Temmuz yaklaşırken sigarayı anlamak</title><content type='html'>Bu sene &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;19 Temmuz,&lt;/span&gt; ülkemiz için önemli tarihlerden biri. 19 Mayıs 2008’de başlayan ve başta sigara olmak üzere, toplumsal alanlarda tütün kullanımını düzenleyen yasa bar, lokanta, kafeterya gibi mekânlarda da yürürlüğe girmek üzere. Kimileri bu yasaktan memnun, kimileri değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tütün düşmanlarının en ciddi zaafı, bunun bir kültür olduğunu anlamamalarıdır,&lt;/span&gt;” diye yazıyor &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Enis Batur&lt;/span&gt; (NTV-MSNBC, 23 Şubat 2008). Sigaraya dayalı bir kültürün olabilirliğini kabul ediyorum; ama sigaranın sağlığa zararları hakkındaki bilimsel gerçekler düşünüldüğünde, bu yasa son derece önemli ve anlamlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaranın zararlarını bu yazıda bir kez daha sıralamak niyetinde değilim. Daha çok sigara tüketen insanları, dostlarımı anlamaya çalışıyorum. Tahminimce, sigara içen bireylerin de, bu alışkanlıklarının kökenini açıkladıkları nedenleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada her yıl &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;5,5 trilyon (5,500,000,000,000)&lt;/span&gt; sigara üretiliyor ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1.1 milyar insan&lt;/span&gt; (her altı kişiden biri) tarafından tüketiliyor. Gelişmiş ülkelerde sigara kullanımı artık düşmekte iken, gelişmekte olan ülkelerde oran her yıl &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;%3,4&lt;/span&gt; artıyor. Bu korkunç büyüklükteki sayılar, aynı zamanda müthiş bir ekonomi demek. 19 Temmuz’da yürürlüğe girecek yasağa dayalı tepkiler, biraz da çeşitli ekonomik kaygılardan kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;İngiltere, İrlanda, Fransa, İtalya, Norveç, İsveç gibi ülkelerin ardından, ülkemiz de sigara konusunda ciddi bir değişime hazırlanıyor. Açıkçası, 19 Temmuz’dan itibaren, örneğin Taksim’deki atmosferin nasıl etkileneceğini merak edenlerdenim. Eğlence mekânlarına gitmekten vazgeçenler mi olacak? Sigarayı bırakanların sayısı artacak mı? Cezalar uygulanacak mı? Bu gibi sorular, son günlerde sıkça tartışılmakta. Ben ise, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;insanlar neden sigara içerler&lt;/span&gt;” sorusunun cevabını merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kişisel kanaatim, sigarının başlıca iyi bir anti-stresör olduğundan. Hayatta kalmak, içgüdüsel bir stres… Bu stres günlük akışta iş, eğitim, özel yaşama dair sıkıntılarla karşılık buluyor. Dolayısıyla, sigara bir rahatlama, deşarj aracı olarak işlev görüyor. Belki sigara içmekle sıkıntıların kendisi geçmiyor; ama onlara dayanma gücü sigara ile artıyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara, birçok kişi için, keyif demek… Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa, sigara da bu hatırın tanıklarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara, bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sembol &lt;/span&gt;de… Bir zamanlar sigaranın “özgür kadın”ı sembolize ettiğine dair reklamlar çekilirmiş. Marlboro içen kovboylar görsel hafızamdaki yerini koruyor. Özel televizyonculuğun ülkemizde gelişmekte olduğu 90’lı yıllarda, Pazar gecesi sineması Parliament ile özdeşleşmişti. Sigara, adeta kişiliği, yaşama kültürünü tamamlayan bir element olarak sunuldu bizlere… Hâlen de görsel medyada tütün ürünleri özendirici bir rol oynuyor ve bir sembol olma özelliğini taşıyor. Lokanta ve kafeteryaların ardından, görsel medyada da bu ürünlerin yeri ele alınmalı, daha yaygın bir biçimde tartışılmaya açılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Her altı kişiden biri sigara içtiği üzere, sigaranın aileler bazındaki tüketim dağılımını okurlar düşünebilir… Çocukların nasıl etkilendiği ve ebeveynlerden görülenlerin nasıl da bir “neden” teşkil ettiğini… Zararlı bir şeyi yapıyorsa insan, çocuklar aksine nasıl ikna edilebilir? Çocukların örnek olarak benimsedikleri o en güçlü, en güvenilir anne/baba figürüyle, sigaranın zararlarına dair söylenenler, nasıl bir çatışma olmadan bağdaşabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;19 Temmuz’a dair itirazı olan bireyleri anlıyorum. Yürürlüğe girecek katı kurallara karşın, alternatif çözümler de dile getiriliyor. Oysa bu düzenlemeden, toplum olarak yarar göreceğimize özünde herkesin hemfikir olduğuna inanmak arzusundayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı, umarım sigara içen ve içmeyen herkesin, sigara ile olan ilişkisini sorgulamaya bir vesile olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannemi kaybettiğimiz 1993 sonbaharında, günde 2-3 adetten fazlasını içmeyen annem, bir karara varmıştı. Beklemediğimiz bu acı kaybın ardından, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hissediyorum. Şimdi ya sigarayı bırakacağım ya da bundan sonra çok daha fazlasını içeceğim&lt;/span&gt;” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem, sigarayı bırakmayı seçti ve bir daha da içmedi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı kişiden biri olmasa da, benzer bir kararı, daha birçok kişinin almasını dilerim. Özellikle de iyi günlerde...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;&lt;br /&gt;David Ojalvo&lt;br /&gt;15 Temmız 2009&lt;br /&gt;Şalom, Kahve Molası&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-7293482405441461980?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/7293482405441461980/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/19-temmuz-yaklasrken-sigaray-anlamak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7293482405441461980'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7293482405441461980'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/19-temmuz-yaklasrken-sigaray-anlamak.html' title='19 Temmuz yaklaşırken sigarayı anlamak'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-6170867319668944669</id><published>2009-07-17T09:50:00.003+03:00</published><updated>2009-07-18T19:24:20.461+03:00</updated><title type='text'>Yürüyelim düş bahçelerinde... Sezen'le...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sezen Aksu&lt;/span&gt; üzerine yazılmamış yazı, söylenmemiş söz kalmış mıdır? Yoksa onun sadık dinleyicilerinden ve takipçilerinden biri olarak, bana mı kalmamış gibi geliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen Aksu, son birkaç yıldır medyada haberi yapılan sanatçılar listesinde, liste başı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, ya Sezen Aksu'nun yaptığı yüzlerce bestenin ardından söyleyecek yeni şarkıları var mıdır? Yanıtım: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;evet&lt;/span&gt;!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 baharında çıkarttığı "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Deniz Yıldızı&lt;/span&gt;" adlı albümünün ardından Sezen Aksu, bu Haziran'da, çeşitli sanatçılara, şarkıcılara verdiği parçaları toplama bir albümde bir araya getirdi. Tıpkı 1990'ların ortalarında, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Düş Bahçeleri&lt;/span&gt;" albümünde olduğu gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 CD'de 29 parça ve Sezen Aksu'nun hediyesi olan bir DVD'den oluşan bu ikinci toplama albümün adı "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yürüyorum Düş Bahçeleri'nde...&lt;/span&gt;" 27 farklı şarkının, üçü yeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen Aksu'dan, konser kayıtlarının derlendiği bir DVD'yi uzun zamandır bekliyorum. Hatta 2007 yazı konserleri, bu çerçevede profesyonel kayda alınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz o DVD'ye kavuşamadık ve bu albüm benim için tam anlamıyla sürpriz oldu. "Deniz Yıldızı"nın ardından yeni bir albüm en az 3-4 yıl sonra çıkar, diye tahmin ediyordum. Kısmet bu Haziran'a oldu. Ne de iyi oldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümün ilk CD'sinde ağırlıklı olarak yavaş tempolu parçalara yer verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enstrüman olarak sadece gitar kullanılan, düş bahçelerimizin açılış parçası, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzmir Yanıyor&lt;/span&gt;".&lt;br /&gt;Sezen Aksu'nun sesine, sesinin gücüne dair, 2003'de geçirmiş olduğu rahatsızlıktan bu yana, eleştiriler dinmedi. Sezen, "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İzmir, İzmir yanıyor / Karasevdam, hasretinden&lt;/span&gt;" diye seslenirken, içinizde de bir şey titriyor. Ben bir müzik eleştirmeni değilim ve Sezen sözleri, besteleri ve yorumuyla beni alıp götürüyor... Kanaatim, Sezen'in performansı, eleştirileri suya düşürecek nitelikte. Kaldı ki, gerçek müzik eleştirmenleri de, Türk pop müziğini daha da iyi bir yere taşımak adına, samimiyetlerini ortaya koyacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk CD'de Sezen Aksu, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Levent Yüksel&lt;/span&gt;'e vermiş olduğu "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uslanmadım&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Uçurtma Bayramları&lt;/span&gt;"nı, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sertap Erener&lt;/span&gt;'in seslendirdiği (ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fahir Atakoğlu&lt;/span&gt;'nun "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İz&lt;/span&gt;" albümünde bulunan) "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lâl&lt;/span&gt;"i, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aşkın Nur Yengi&lt;/span&gt; ile tanığımız "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Elveda&lt;/span&gt;"yı, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Işın Karaca&lt;/span&gt;'ya başarı kazandıran "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tutunamadım&lt;/span&gt;"ı okuyor. Konserlerinde yoğun istek alan "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kurşuni Renkler&lt;/span&gt;" dinleyenlerini özellikle sevindirecektir. İlk CD'de benim özellikle sevdiğim şarkı "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaçak&lt;/span&gt;". Bu parçada Sezen soruyor: "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir daha o yolları aynı hevesle yürür müyüm? Kim bilir ne bekliyor, kalır mıyım, ölür müyüm? Ne malum dünya gözüyle bir daha görür müyüm?&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin yaşamında "o yollar" diyebileceği anılar, duygular olmuştur, vardır... Çeşitli kırgınlılar, kimi zaman zorlaştığını hissettiğimiz bu hayat, böylesi soruları sordurtuyor. Öte yandan tempo her zaman yavaş değil, tıpkı ikinci CD'de olduğu gibi, artabiliyor da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kibir (Hande Yener)&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çakkıdı (Kenan Doğulu)&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yok Ki (Ajda Pekkan)&lt;/span&gt;" son yılların, özellikle de yazların en çok dinlenen parçaları arasındaydı... "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tören&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İtirafçı Olma&lt;/span&gt;" albümde yer alan yeni şarkılardan... Albümün sonuna doğru yer alan, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Söz Bitti&lt;/span&gt;" benim tüylerimi diken diken ediyor dinledikçe... Sözlerini bu yazıya aktarmıyorum; çünkü esas anlam ve hisler yerini, dinlemekle buluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen Aksu'yu dinleyen bir çok dostum, eski şarkılarını (1980'ler) daha çok benimsiyor. Oysa ben son dönem çalışmalarını daha çok içselleştirenlerdenim. Bu yıl, Sezen Aksu'nun konserlerine gitme şansım, ne yazık ki, yok. Bu yaz, yeni albüm, sevinçlerimden biri... Ona kulak veriyorum... Bu yazıyı da, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Muhabbet Kuşları&lt;/span&gt;"ndan, onun sözleriyle bitirelim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tam on üç yıl olmuş bu şarkıyı yazalı,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kederin, nöbetçi kara bulutlar gibi,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Başımızdan dolaştığı yıllar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sonra sevincin, sonra yine acının&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Baskın geldiği zamanlar yaşadık...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hayat, böyle bir şey... Herkes için...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Biraz daha anladık,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ve o eşsiz büyün dengenin içinde&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hepsinin bir değeri olduğunu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ve değer bilmek gerektiğini...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kahve Molası, 15 Temmuz 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-6170867319668944669?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/6170867319668944669/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/yuruyelim-dus-bahcelerinde-sezenle.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6170867319668944669'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6170867319668944669'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/yuruyelim-dus-bahcelerinde-sezenle.html' title='Yürüyelim düş bahçelerinde... Sezen&apos;le...'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-6859286969760064888</id><published>2009-07-05T14:13:00.002+03:00</published><updated>2009-07-05T14:16:36.111+03:00</updated><title type='text'>Michael Jackson'ı yıldızlarla dinleyeceğiz</title><content type='html'>Değerli birinin kaybına karşılık, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bir yıldız kaydı&lt;/span&gt;" deriz.&lt;br /&gt;Oysa yıldızlar yeni bir deyiş arıyor; çünkü kayan, bir yıldızdan daha fazlası…&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Michael Jackson benim için ilklerdendi. Müziği yeni keşfetmeye başladığım çocukluk günlerimde, yabancı pop müziği belki de onunla tanıdım. Hatta Michael Jackson'dan dinlediğim ilk parçayı da hatırladım. 90'lı yılların başında, ağabeyimin sıkça "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bad&lt;/span&gt;" adlı şarkısını çalardı. Onun konserleri, kostümleri, dansları ve tarzı değişikti, eğlenceliydi, kimi zaman nefes keserdi.&lt;br /&gt;Michael Jackson bir fenomendi…&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Popüler kültür&lt;/span&gt;" diye bir kavram varsa eğer, Michael Jackson bu kavramın içini dolduruyordu. Aklımın ermediği, müzik üzerine kurulan sektör içinse, değeri çok büyüktü. O, genç yaşta aramızdan ayrılırken, bu vahşi sektörün de bu ayrılıkta eminim ki payı vardır.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Michael Jackson benim ilklerim arasında yer alsa da, "en"lerimden biri değildi. Onun güzel şarkılarını dinlemeyi severdim, severim. Hatta liseyi bitirmeden, bazı şarkılarını yeni, yeniden keşfetmişliğim vardır.&lt;br /&gt;Müzik adına "en"ler nedir bilirim. En sevdiğim sanatçılar, en sevdiğim parçalar, belirli dönemde en çok dinlediklerim… Belki de bu yüzden, Michael Jackson'un vefatını okuduğumda aklıma ilk gelen isim &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İpek &lt;/span&gt;oldu.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;İpek benim dostum.&lt;br /&gt;Yıllar önce tanıştığımızda, daha ilk sohbetimizde Michael Jackson'u ne kadar çok sevdiğini dile getirmişti. Onun çalışmaları üzerine hoş bir sohbet gerçekleştirmiştik. O dönemde yaşadığı sıkıntıları konuşmuş olduğumuz üzere, İpek bana Michael Jackson'a hayranlarının nasıl da destek verdiğini aktarmıştı.&lt;br /&gt;O, bu desteği Türkiye'den veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Kötü haberi aldığımız günün akşamı İpek'i aradım. Michael Jackson için başsağlığı dilemek istedim. İpek, ailesinden birini kaybetmiş kadar kederli, keyifsiz ve üzgündü. Bir süre onun sevdiği sanatçıya dair anılarını konuştuk. Elbette televizyon kanalları sürekli olarak onun video kliplerini ekrana getiriyor, hayatından kesitler sunuyordu. İpek, doğal olarak televizyona bakamıyordu…&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Haklısın&lt;/span&gt;," dedim. "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sevdiğin birini kaybettiğin zaman, ilk etapta onun fotoğraflarına bakmak nasıl da zor geliyorsa, bu durum da senin için pek farklı değil.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;O gün her şey İpek'e Michael'ı çağrıştırıyordu. "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben eğer bugünlere gelebildiysem, bunda Michael Jackson'ın rolü anlatamayacağım kadar büyük&lt;/span&gt;" diyordu.&lt;br /&gt;Dostumu anlıyordum, anlıyorum. Bir de şu cümleleri paylaştı. "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bugün daha birçok arkadaşım beni aradı ve acıma ortak oldu. Buruk bir sevinç duyuyorum.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;İpek'in hayranlığını ve sevgisini takdir ediyorum. Benim de bu duyguları taşıdığım, çok sevdiğim bir sanatçı var.&lt;br /&gt;Kimileri, bizlerin bazı sanatçılara böylesine bağlı olmuşumuzu yadırgayabilir.&lt;br /&gt;"Hayranlık" ilginç bir psikoloji; başkalarını yüceltme aracılığıyla, benliği bir savunma mekanizması belki de… Zamanı geldiğinde, bu konu üzerine düşüneceğimi biliyorum. Mantıklı çıkarımlar, geliştireceğimiz anlayış belki bizi daha olgun kılacaktır…&lt;br /&gt;"Hayranlık" kavramı, benim gözümde, insanın bünyesinde taşıdığı sevgi potansiyeline dair farklı bir kesit sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Michael Jackson, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Thriller&lt;/span&gt;" ile "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;tüm zamanların en çok satan albümü&lt;/span&gt;" başarısını elde etti. Bu başarının bir benzerinin elde edebileceğine inancım zayıf.&lt;br /&gt;Sattığı 750 milyon albümü düşünürsek, kaba bir hesapla, bu dünyadaki her on kişiden birinde onun albümü var demektir.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kayan, bir yıldızdan daha fazlası…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onun şarkılarını ise, hüznümüz dağıldığında, yıldızlarla dinleyeceğiz…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 1 Temmuz 2009&lt;br /&gt;Kahve Molası, 1 Temmuz 2009&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-6859286969760064888?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/6859286969760064888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/michael-jackson-yldzlarla-dinleyecegiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6859286969760064888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6859286969760064888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/michael-jackson-yldzlarla-dinleyecegiz.html' title='Michael Jackson&apos;ı yıldızlarla dinleyeceğiz'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-806936917960252452</id><published>2009-07-05T14:10:00.001+03:00</published><updated>2009-07-05T14:13:17.991+03:00</updated><title type='text'>Michael'e Mektup</title><content type='html'>Sevgili Michael,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküme nereden başlamalıyım, bilemiyorum; yirmi sekiz yıldır bu dünyadayım, yirmi beş yılında dolu dolu sen varsın. Bizim öykümüz çok uzun, çok mutlu bir öykü aslında; herkesin anlayabileceği türden bir öykü değil. Bu duruma bazı bazı üzüldüğüm olmuştur; ancak birçok insanın, senin bana yaşattığın duyguları hiç tadamamış ve beni asla anlayamayacak olması, onlar adına duyduğum üzüntüyü ve merhameti, anlaşılamamışlığımın verdiği hüzne baskın kılmıştır her zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981 yılında düştüm bu dünyaya; darbe sonrası, gergin bir ortamda, videonun yasak olduğu, tek televizyon kanalının akşamları kakmalı maşrapa gösterdiği bir ülkede. Anımsıyorum: yıl 1983 ya da 84… Daha yeni yeni başlamışım nasıl bir gezegene indiğimi anlamaya. Annem Thriller uzun versiyonu oynatıyor, o yıllarda videonun girebildiği her evde bulunan ve beyaz dantelli örtülerle özenle korunan aynı siyah, gülle, emektar Betamax’ta. Nasılsa bulmuş; kiralamış. Hani bir sahne var ya, sen kurt adam oluyorsun, esas kızı kovalıyorsun; korkudan koltukta bulduğum ilk yastığı çekmişim yüzüme. Annem kaseti durduracak olmuş, “Hayır, durdurma” demişim. Müziğinin ve dansının o eşsiz büyüsü, el kadar bir çocuğun dehşetine üstün gelmiş, ve o gün karar vermişim, senin yolunun yolcusu olmaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ilkokulu anımsıyorum… Teneffüste, avluda “Who’s Bad” diye birbirimize sorduğumuz, metalli deri siyah eldiven bulmak için yarıştığımız, şarkı sözlerini çözmekle böbürlendiğimiz, Moonwalker izleyip 45 derece yere yatmaya çalıştığımız o masum, kirlenmemiş, geleceğe dair umutla dolu yıllar… O kocaman, hantal ama sevimli teypçalarda ve cızırtılı pikapta dönen Thriller ve Bad… Annemin beni anneanneme bırakırken arabada dinlettiği muhteşem müzikler… Çoğunda sen, senin o cennetten haberler getiren yumuşacık sesin… O tek kanalda yayınlanan tek müzik programında, Sezen Cumhur Önal’ın seni “Çikolata renkli şarkıcı” diye içten bir kibarlıkla anons edişleri… Benim, ilk renkli televizyonumuzun tüp desenli ekranına yapışıp, seni hayretle, ilgiyle izleyişlerim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;90’lı yıllar… Ergenlik çağıma adım atarken, tüm benliğimle hayranındım senin. Televizyona çıkardın, sevinçten attığım çığlıklar evin dışından bile duyulurdu. Black or White’ın klibi ilk kez yayınlandığında, hayranlığımın adını nihayet koymuştum: ben bir MJ fan’dım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok zor yıllardı… Acımasız, önyargılı sınıf arkadaşları, o yaşta bir çocuğun kaldıramayacağı uçsuz bucaksız bir yalnızlık duygusu, sana olan hayranlığıma bile duyulan korkunç bir nefret ve alaycılık… Bazen gece yatağıma girerken “Keşke yarın sabaha kadar ölmüş olsam da okula gitmek zorunda kalmasam” dediğim olurdu. İşte öyle karanlık akşamlarda, ışığı söndürür, artık tarih olmuş kasetli walkman’imi takardım kulağıma… Sen bana “İnancını yitirme, kimsenin seni aşağı çekmesine izin verme, ne olursa olsun kendin olmaktan vazgeçme ve dünyayı sev” derdin. İşte o melek sesinle sen bunları söyleyince, ben yarınımla savaşma gücünü yeniden bulurdum kendimde… Yeni bir umut, yeni bir yaşama isteği yeşerirdi yüreğimde…&lt;br /&gt;En zor anlarımda, posterlerinle konuşurdum, odamın her yerini kaplayan. Hele bir tanesi, adeta canlıydı, göz kırpardı bana. Sorardım ona “Sen nasıl başa çıkıyorsun, n’olur, bana yardım et” diye… Senin gibi güçlü, dimdik, cesur olmak isterdim. Sen de bana gülümserdin, “Hepsi geçecek, sakın yılma, aldırma, sanata, müziğe, bana dört elle sarıl, başaracaksın” diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Eylül 1993’te ilk ve son kez, İnönü Stadyumu’nda karşılaştık seninle. O pırıl pırıl akşamın anısı, hala yüreğimin en özel, en güzel köşesinde. Kıvılcımlar arasında sahneye fırladığın o an, babam da, ben de, sevinç gözyaşlarımızı tutamadık. Gerçek olamayacak kadar güzeldi varlığını solumak; rüyalarımın en büyüğü, o su gibi geçen bir buçuk saatliğine de olsa birkaç metre ötemdeydi. Kendime geldiğimde, yürüyerek Beşiktaş’a varmıştık taksi bulalım diye; ben farkında değildim bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra medyanın o iğrenç sataşmaları geldi; davalar, cildinle ilgili yorumlar geldi. Beni nasıl üzüyorlar ve anlamıyorlarsa, seni de üzüyor ve anlamıyorlardı; senin duygularını benden daha iyi kimse algılayamazdı. Şimdi sıra bendeydi; senin bana olan desteğine hayatımı borçluydum; şimdi ben sana destek verecektim. İnternette sana dil uzatan benden alıveriyordu ağzının payını; anketlere, listelere, hepsine oy yağdırıyordum. Numberone TV’de Mega 5li’yi sunan Burçin bile almıştı nasibini, fazlasıyla. Tüm arkadaşlarıma, tanıdıklarıma, akrabalarıma anlatırdım, cildinin niye beyaz, hakkında söylenenlerin neden iftira ve en çok da senin ve müziğinin neden böylesine özel olduğunu… Okulda seninle ilgili ödev hazırlayıp, hayranlığımla alay eden sınıf arkadaşlarıma sunduğumda, sana daha az önyargıyla bakmaya başladıklarını hissetmek yetti mutluluktan uçmama. Anneanneme bile sevdirmiştim seni; Will You Be There’i beğenirdi en çok, dinlerken gözleri dolardı. Istırap dolu bir hastalığın ardından bu dünyadan sessiz sedasız göçüp gittiğinde, yine sen avutmuştun beni…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin başarın benim başarımdı; senin mutluluğun, benim mutluluğumdu. Sen her listebaşı olduğunda, ben de listebaşı olurdum; sen her rekor kırdığında, ben de gururlanırdım. Sen müziğinle, ben okulda yazdıklarım, çizdiklerimle, bize zarar verenlere rağmen, başarırdık çünkü. Bu başarımız, onlara en iyi yanıtımız, hayatın acımasızlığından aldığımız ortak öcümüz olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin fötr şapkan, senin allı pullu eldivenlerin, senin siyah, eski püskü loofer’larındı, alış-verişe her çıktığımda gözlerimin aradığı. Bir radyoda, müzik kanalında senin çıkman, o an her ne yapıyorsam ara vermem demekti. Bu kutsal bir andı: o anımı yalnızca sana, senin söylediklerine, senin ezgilerine ayırmalıydım. Bu töreni bölmemeliydi hiçbir şey, hiç kimse… MTV’nin önünde saatlerce kalırdım; elimde şimdi vhs’ye terfi etmiş olan videonun kumandası, seninle ilgili her haberi, her klibi kaydederdim. Dergileri, gazeteleri keserdim: o dönemdeki sınırlı olanaklarla, yurtdışından cdler, dergiler, posterler getirtirdim. Sana vanilya kokulu kalemlerle mektuplar yazar, boyalarla, resimlerle süsleyip püsleyip gönderirdim, bana bir gün yanıt vereceğinin pespembe rüyasıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra üniversiteye geldim: ailemin ve senin bana verdiğiniz güçle, yeni ve tertemiz bir sayfa açtım. Güzel yıllardı; birçok dost, bilgi ve keyifli anı biriktirdim. Ben yine bendim; özüm bir, sözüm birdi. Senin yerin de hiç değişmedi. Okul radyosunda yaptığım her programda, en az bir şarkını çalardım, mutlaka… Beni tanıyan herkes bilirdi senin önemini, benim hayatımda. “Michael ne yapıyor bugünlerde, iyi mi”, diye sorarlardı, aynı evde yaşıyormuşuz gibi. Söylediğim tüm şarkılarda sen vardın, senden öğrendiklerim… Gece kulüplerinde şarkıların çalındığında, arkadaşlarım hemen halka olur, tüm pisti bırakırlardı bana… Ben sendim işte o anlarda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi… Acımasızlık, çirkinlik ve savaşlarla dolu bir dünyada, yetişkin bir iş kadını olduğum halde, yüreğimde hayallerine inanan, bağıra çağıra şarkılar söyleyen, duvarları rengarenk boyayan bir çocuk hala yaşıyorsa, senin sayende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En güzel resimlerimi, senin müziğin eşliğinde çizdim, tatile çıkamadığım kavurucu yaz akşamlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğe olan ilgimi, tutkumu, söylediğim şarkıları, ettiğim dansları sana borçluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğaya, hayvanlara, ağaçlara, bu narin ve güzeller güzeli gezegene duyduğum sonsuz saygı ve sevgiyi, bir biricik tontiş dedeciğime, bir de sana borçluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarının bedeli olan tüm eleştirilere göğüs germeyi, önyargılara yenilmemeyi, asla pes etmemeyi ve doğrularıma sahip çıkmayı senden öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkı sözlerini anlamak için, bir gün tanışırsak uzun uzadıya sohbet edebilmek için, fan forumlarına yazabilmek için canla başla söktüğüm İngilizce ile, üniversitede hazırlık okumadan birinci sınıfa geçtim; hayata atılırken kazandığım koskocaman bir yılı, sana borçluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime aldığım her işi en mükemmel şekilde yapmam gerektiğini, senden öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç dilde yazdığım şiirleri ya sana, ya da eşsiz şarkılarından aldığım yoğun duygulanımlarıma borçluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları sevmeyi, hoşgörüyü, savaşa karşı, barışa yandaş olmayı sen öğrettin bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hitchcock’u Thriller’la, Scorsese’yi Bad’le merak ettim. Sahne sanatlarına Dangerous ile, tarihe HIStory ile ısındım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamımın en önemli iş görüşmesinde, bugünkü patronum Ahmet Bey, “müzik” diyecek oldu, yine dilimde sen, gözlerimde seni düşünmenin verdiği içtenlikli pırıltı vardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevinç gözyaşlarımın ve mutluluktan çığlıklar atarak zıpladığım anların tümünde sen vardın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ise aynı gözyaşları, gerçekliğine inanmak istemediğim çok, çok erken bir veda karşısında çaresizlikten süzülüyor… İçine tüm insanlığa yetecek kadar sevgi, saygı ve merhamet sığdırdığın o koskocaman yüreğinin artık atmadığı gerçeğiyle boğuşuyor, incinen ruhumun her bir köşesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benliğime ve yaşamıma kattığın tüm güzellikler için, beni ben yaptığın için, bana en zor zamanlarımda savaşma gücü ve hayal kurma olanağı verdiğin için sana çok teşekkür ediyorum. İyi ki yaşadın, iyi ki yaşattın o çok özel kişiliğin ve sanatınla beni, benim gibi kaynağını senden alan o güzel duyguları tadabilme ayrıcalığına sahip olmuş milyonlarca insanı… İyi ki bu gezegende 28 yıl boyunca birlikte attı yüreklerimiz, iyi ki seni görebileceğim gözlerim, seni duyabileceğim kulaklarım vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyanın daha yaşanılabilir, ırkların, dinlerin kardeş olabileceği umudunu hepimize aşıladığın, genç kuşakları bu yolda çalışmaya davet ettiğin için teşekkür ediyorum sana. Konserlerinde birbirine sarılan her yaştan, her ülkeden, her ırktan insanı, tek bir ezginin eşliğinde mutluluktan ağlatabildiğin için… Müzikle uğraşmaya karar veren sayısız sanatçının birincil ilham perisi, hasta ve yoksul çocukların çaresi olduğun için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her nerede olursan ol, seni daima seveceğim ve özleyeceğim. Eğer bir gün çocuklarım, hatta torunlarım olursa, nefes aldığım sürece onlara ve tüm genç kuşaklara, seni ve insanlığa bıraktığın eşsiz mirası anlatacağım. Resimlerimi senin için çizecek, şarkılarımı senin için söyleyeceğim. Hayallerimize senin için sahip çıkacak, özlemini duyduğumuz dünyayı gerçekleştirmek için yorulmadan çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öykü asla bitmeyecek… Senin sevginle dolu yüzmilyonlarca yürekte sonsuza dek, dolu dolu yaşayacaksın… Sana tüm varlığımla söz veriyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İpek Yeğinsu &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;27 Haziran 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-806936917960252452?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/806936917960252452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/michaele-mektup.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/806936917960252452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/806936917960252452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/michaele-mektup.html' title='Michael&apos;e Mektup'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5338221070475633833</id><published>2009-07-05T14:07:00.001+03:00</published><updated>2009-07-05T14:10:27.451+03:00</updated><title type='text'>İnternet gazeteciliği (2)</title><content type='html'>Basılı gazeteleri yayıma hazırlamak için bir telaş söz konusudur. Haberlerin derlenmesi, köşelerin dolması, en güncel haberlerin ana sayfada yerlerini alması titiz bir çalışmanın ürünüdür. Bir kere basıma girdikten sonra gazete için, özel koşullar hariç, geriye dönüş yoktur. Gazeteler sabahın erken saatlerde ülkenin dört bir yanına yayılır ve güne başlarken okura ulaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet gazeteciliğinde ise, zamanla çok farklı bir yarış var. Hedeflenen bir sonraki gün değil, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;o an&lt;/span&gt;dır. Haber ve bilgi akışındaki hız, artık sınırları zorluyor. Haberlere internetten ulaşmak bu kadar kolay olurken; medyanın, basılı yayınları bir “yaşam kültürü”nü korumak adına, yapması gereken çalışmalar var. Elbette sayfalara dokunmanın, gazeteleri evirip çevirmenin, özel yazıları kesip saklamanın yerini bilgisayarlar kolay kolay tutamayacak. Ne var ki nesiller değiştikçe, birtakım temel alışkanlıkların da değişebileceğine bir önceki hafta değinmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet gazeteciliğinin, basılı yayınlara karşılık anlamlı bir üstünlüğü ise &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;interaktivite&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok haber sitesi, okurlarına yorum yapma, haberleri puanlama, konuyla ilgili anketlere katılma şansını sunmakta. Toplumun çeşitli konular hakkında fikrini, eğilimini öğrenmek internetle kolay, ucuz ve etkin. Okurların görüş bildirmeleri her ne kadar demokrasi ve katılımcılık adına yararlı olsa da, aynı zamanda beni kaygılandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım 2006’da kaleme aldığım bir makalede, “.&lt;span style="font-style: italic;"&gt;..takip edebildiğim kadarıyla bu interaktif ortam, kimi okurların ya bilinçsizce yazmalarına neden oluyor ya da sahici bir kötü niyet ve potansiyel bir tehlikeye işâret ediyor. (...) Yanlı yayın yapan ve çarpıtmalarla haber yayınlayan siteleri ele aldığımızda durum daha da kötüleşiyor&lt;/span&gt;” diye yazdım. Bu düşüncelerim geçerliliğini koruyor. Okur yorumları arasında ırkçı, nefret içerikli söylemlere aradan geçen iki buçuk yıl içinde de rastladım. Öte yandan herkes her konuda uzman olabilir mi? Okur yorumlarının gerçekçi bir süzgeçten ve denetimden geçmeleri şart. Yoksa bazı haberler altına düşülen yüzlerce yorumdan anlamlı birkaçını okuyana dek, insan zaman kaybeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberlerin ideolojik perspektiflere, çeşitli tezlere dayanarak yorumlanmış, incelenmiş hali “köşe yazıları” olarak karşımıza çıkmakta. Ülkemizde köşe yazarlığı medyada hatırı sayılır bir yere sahip. İnternet aracılığıyla haberlere erişmek evet kolay, ama “köşeler”, basılı gazete kâğıtlarında, yerlerinde en güzel. Bu konuda internetin sağladığı yararlardan biri de, hoşunuza giden yazıları e-postalar aracılığıyla paylaşabilmek. Yazarlar açısından bakıldığı zamansa, internette belirgin bir risk var. Yazılar kaynak gösterilmeden çalınabilmekte, çarpıtılabilmekte veya değiştirilmekte. Yazarlar, metinlerini internette yayımlarken bu durumu göz önünde bulundurmalı. Kimi köşe yazarları internetten yazılarını çekmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternetteki yazıların akıbeti belli olmadığı gibi, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Emre Kongar&lt;/span&gt;’ın köşe yazısında aktardığı (Cumhuriyet, 11 Haziran), Gazeteciler Cemiyeti Başkanı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Orhan Erinç&lt;/span&gt;’in uyarısını dikkate almakta yarar var. Orhan Erinç’in belirttiği gibi, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnternet gazeteciliğini tanımlayan hak ve sorumlulukları belirleyen bir özel yasa yok.&lt;/span&gt;” Kaldı ki internetin geneli üzerinde, özellikle yasaklı siteler düşünüldüğünde, ülkemizde denetimin nasıl ve ne şekilde uygulandığını anlamak zor. Aslında basılı medyada bile hukuki sıkıntılar yaşanırken, internet gazeteciliğinin yasal yönünü tartışmak bir yerde anlamsızlaşıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımı sonlandırmadan, bir kez daha &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bloglara &lt;/span&gt;değinmek istiyorum. Günümüzde internete ve yazmaya bir parça ilgisi duyan herkesin bir sayfası olabilir. Bloglar aracılığıyla yazıları, fotoğrafları ve videoları paylaşmak son derece kolay. Bloglar, dünya çapında gazetecilik adına yepyeni bir boyut açmaya başladı bile… Ülkemizde haber üretme ve yayınlamada ajansların rolü büyük, kurumsal kimlikler ön planda. Yeni nesil muhabirler ise, inanıyorum ki bloglar sayesinde, topluma daha şeffaf ve objektif haberler sunacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basılı yayımlar, özellikle ülkemizde, kalitelerini iyileştirmeli ve yaşama kültürümüzün bir parçası olmaya devam etmeli… Elimde tuttuğum, sayfalarını çevirdiğim gazete, dergi, kitap gibisi yok… İnternet gazeteciliğindeki gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz. Yeter ki sanal ortamı doğru kullanılsın, iyi amaçlara, araç olsun…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 1 Temmuz 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5338221070475633833?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5338221070475633833/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/internet-gazeteciligi-2.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5338221070475633833'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5338221070475633833'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/07/internet-gazeteciligi-2.html' title='İnternet gazeteciliği (2)'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-6199518153010827008</id><published>2009-06-28T19:15:00.001+03:00</published><updated>2009-06-28T19:16:59.662+03:00</updated><title type='text'>Yazmak</title><content type='html'>Her gün birçok gazete basılıyor. Her hafta/ay dergiler, çeşitli süreli yayınlar, kitaplar… İnternette bloglar, paylaşımlar… Haberlerden bilimsel makalelere, köşe yazılarından romanlara, anılardan şiirlere… Kelimeler damla dalma birbirini izlerken, cümleler yağmur oluyor, ortaya çıkan metinler uçsuz bucaksız bir okyanus adeta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın hayatındaki okuyabileceği kitapların, dergilerin, çeşitli metinlerin sayısı az çok hesaplanabilir… Bu bizi niceliksel bir sonuca götürür. Muazzam olarak kabul ettiğim bir birikim var dünyamızda… Kimi zaman açgözlü küçük bir çocuğa benzetirim kendimi böylelikle… Önümde kocaman bir pasta var sanki ve pastanın tümünü yiyebilmeyi arzu ediyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak bir heyecan… Yazmak da öyle… Bazen düşünürüm, neden yeni dergiler, kitaplar çıkar, diye… Yeni köşe yazıları yazılır, tartışmalar açılır… Kim bilir kaç konu, aslında daha önce kaç kez işlenmiştir… Benzer cümleler kurulmuş, belli kalıpların etrafında dönüşülmüştür, diye… Cevabını ise hayatta, yarında, hayatlarımızın tekilliğinde buluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek olarak aşkı ele alalım. Edebiyatta aşkı konu almış şiir, öykü, roman, denemeleri düşünelim… Başta klasik eserler olmak üzere okudukça, aşkı daha önce satırlarına dökmüş yazarların yollarından geçeriz… Sonra da, şanslıysak, kendimiz duyumsarız onu… Ardından kalem tutmaya yatkınsa insan, kendi öyküsünü, şiirini yazmaya başlar… İz bırakmak ister… Sonuçta nesiller değişiyor; ama birtakım temel duygu ve değerler yaratılışımıza mahsus. Yaşadıklarımızı yazıyla (veya sanatın bir başka dalıyla) ortaya koymak da belki, birçok kişi tarafından dile getirildiği gibi, ölüme karşı koyma çabamızın bir parçasıdır. Hayat, biraz da "buradayım" demek, kendini fark ettirme çabası değil mi aynı zamanda?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde yaratıcı yazarlık atölyelerinin sayısında hatırı sayılır bir artış var. İnternet, özellikle de sunduğu blog siteleri sayesinde yazmayı teşvik ediyor. Eserleriyle başarı kazanan yazarlar, birer örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bu gelişmeleri oldukça olumlu buluyorum. Toplumlar okumaya ve yazmaya teşvik edilmeli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi adıma, son dönemde, gazetede kimi köşe yazılarını, denemeleri okurken heyecanlanıyorum… Birçok yazı var ki, altlarındaki imzanın sahibi olmayı isterdim. Mesafeler kısalıyor; aynı zamanda dünya genişliyor yazıyla… Oysa açılacak daha ne çok kalem, doldurulacak ne çok sayfa var… Gezilip görülecek yerler, parçası olunacak öyküler, paylaşılacak anılar… Engin bir enerji akacak böylece açılan o kalemlerden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce değindiğim gibi, paylaşılacak anılar var… Yazılar var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleme alınan bazı metinlerin bir çekmecede saklanmak ve yırtıp atılmak üzere yazıldığını da anlayabiliyorum. Bazen yazmak bireysel bir terapiye dönüşür ve kimileri için sayfalar doldukça, görevleri de tamamlanır. Örneğin birçok şiirim böyle bir sürecin ürünü olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz sayfaları da çok seviyorum, kelimelerle renklendirdiklerimi de… Yaşamın ritmi gereği, elbet her zaman yoğun duygular taşımıyorum yazmaya karşı; ama biraz da bu ara dönemler sayesinde duyguların yeniden yoğunlaşma zamanı geliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu denemeyi sonlandırırken, yıllar önce, babamın ofisindeki daktiloyla tanıştığım günkü heyecanı duyumsuyorum… Şimdi cümlelerimi dijital ortama dökerken, hâlâ bastıkça harflerin yan yana gelmesine, tıpkı o günkü gibi seviniyorum!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kahve Molası, 24 Haziran 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-6199518153010827008?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/6199518153010827008/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/06/yazmak.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6199518153010827008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6199518153010827008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/06/yazmak.html' title='Yazmak'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-1507310330007150878</id><published>2009-06-24T19:10:00.000+03:00</published><updated>2009-06-28T19:14:15.758+03:00</updated><title type='text'>İnternet gazeteciliği (1)</title><content type='html'>Bundan on-on beş yıl önce gazetelerin tabak-çanak, tencere-tava, cep telefonu ve daha birçok eşyayı, kupon karşılığı dağıttığını hatırlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neydi amaç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerin basım adedini yükseltmek, bu doğrultuda reklâm geliri elde etmek, tüketimi arttırmaktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan geçen zaman zarfında, internet hayatlarımızda iyi bir yer kazandı. Medya şirketleri, bir gün yeniden böyle kampanyalara girerler mi, bilemiyorum. Olabilir. İnternet gazeteciliğinin, basılı yayın dünyasına karşı etkilerini yaşamaya başladık çünkü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cumhuriyet &lt;/span&gt;Gazetesi yazarlarından &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Emre Kongar&lt;/span&gt;, Şubat ayından bu yana, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnternet gazeteciliği-klasik gazetecilik&lt;/span&gt;” başlıklı bir dizi yayımlamakta(*). Bu konu üzerine, hatırı sayılır bir zamandır, ben de düşünmekteyim. Emre Kongar gibi, ben de köşemi bu konuya ayırmaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre Kongar, internet gazeteciliği ve klasik gazeteciliğin birbirlerine rakip olarak görülmesinden ziyade, birbirlerini destekleyip bütünleştirmesi gerektiğini yazıyor. Her basılı gazetenin bir sitesi var ve bu gazetelerin bloglardan ve internet kullanıcılarından yararlanabileceğini ifade ediyor. Kongar, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Klasik gazete okumanın bir yaşam biçimi, bir kültür olduğuna dikkat etmeli, gerek imaj, gerekse ürün, bu gerçek dikkate alınarak biçimlendirilmelidir (Cumhuriyet, 13 Haziran)&lt;/span&gt;” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre Kongar’ın saptamalarına katılmamak elde değil. Ülkemizde internet, 16. yaşını doldurmuş durumda. Yeni kuşak nesiller, gazeteleri internetten takip etmeyi temel bir alışkanlık olarak kazanıyor. Daha eski kuşakların için gazete, çocukluktan gelen bir yaşam biçimi. Dolayısıyla, yıllar geçtikçe, sanal ortamın daha da güç kazanacağını görmek zor değil. Hatta basılı gazetelerin geleceğine dair kaygılar bugünden mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir zamandır, gündelik gazeteler arasında bir tek Cumhuriyet’i okuyorum. Cumhuriyet’le birlikte birkaç gazete hariç, medyadaki çoğu gazetenin genel görünüşleri bana çok karışık, fazla renkli, dağınık ve magazinsel geliyor. İnternet, haberleri takip etmek açısından daha derli toplu, temiz ve net. Bunun yanı sıra, internetin daha hızlı ve güncel haberleri okurlara ulaştırdığını düşünürsek, internet, gazeteciliğe çoktandır yeni bir boyut kazandırmış durumda. Bu noktada cevaplamamız gereken önemli bir soru var: gazete neden çıkar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel yanıt olarak, elbette haber vermek için; ama piyasada birçok gazetenin yer almasının da nedenleri var. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İdeolojik &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ekonomik &lt;/span&gt;nedenler gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya, yasama-yürütme-yargıdan sonra anılan bir güç. Gazeteler, yayımladıkları haberlerle ülkenin gündemini bir anda değiştirebiliyorlar. Bunun çarpıcı bir örneğini son günlerde yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteler, taşıdıkları reklâm potansiyeli ve ticari kaygılarla birleşince, ciddi de bir sektör.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeolojik anlamda, internet gazeteciliği, basılı yayınların bir uzantısı durumunda… Çeşitli haberler “hızla” sitelerde yayımlanıyor olabilir; ama haberi yayımlama titizliği, manşet, spot ve içerik, yine ideolojilere göre şekilleniyor. İnternet gazeteciliği bu noktada bir amaç değil &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;araca&lt;/span&gt; dönüşüyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklâm boyutuysa, gözlemleyebildiğim kadarıyla, bir sıkıntı kaynağı. Gazetelerin basım adedi düştükçe, reklâm gelirleri azalıyor. Büyük gazetelerin internet sitelerinin bu durumu tamponlaması gerekiyor. Bu da kolay değil. Özellikle son dönemde, bir internetin ziyaret edilme, sayfalarının tıklanma sıklığı kadar, o sitede &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;geçirilen süre &lt;/span&gt;de önem kazandı. Medya şirketleri bu doğrultuda taktikler buluyor. Örneğin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hürriyet&lt;/span&gt;’in internet sitesinde bir haberi tam olarak okuyabilmek için 15-20 kez tıklamanız gerekebiliyor. Daha ilgi uyandırıcı başlıklar yaratmak için müthiş bir çaba sarf ediliyor, metinlerin okunurluğunu arttırmak için yöntemler geliştiriliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basılı gazetelerde reklâmların yeri ve karşınıza nasıl çıkacakları az çok belli. Okur, bir göz alışkanlığı kazanmış durumda. Buna karşılıksa internette reklamlar çeşitli efektlerle, habere ulaşmak için sayfalar arasında, açılır pencerelerle çıkmaktı. Bu durum dikkati dağıtıyor ve haberlerin sunuş şeklini bozuyor. Neyse ki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Firefox &lt;/span&gt;tarayıcısı kullananlar, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ad-block&lt;/span&gt;” adlı bir filtreleme eklentisiyle reklamlardan kurtulabiliyor. Bu filtrelerin de yaygınlığının artacağını tahmin ediyorum. Acaba medya kuruluşları buna karşılık ne yapacaklar?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet gazeteciliğini ele almaya, önümüzdeki hafta devam edeceğim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;(*) Yazılara, www.kongar.org internet adresinden ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-family: georgia;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-family: georgia;"&gt;Şalom, 24 Haziran 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-1507310330007150878?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/1507310330007150878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/06/internet-gazeteciligi-1.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1507310330007150878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/1507310330007150878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/06/internet-gazeteciligi-1.html' title='İnternet gazeteciliği (1)'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4496448119057817677</id><published>2009-06-10T11:10:00.000+03:00</published><updated>2009-06-11T11:14:14.612+03:00</updated><title type='text'>Manipülasyon, dezenformasyon, anlam yüklemeler… Nereye kadar?</title><content type='html'>Bugüne kadar birçok yazımda, özellikle de medyada yer alan bilgi kirliliğine değindim. Tarihten güncel olaylara, sağlıktan eğitime, ekonomiye kadar her gün birçok yazı basılmakta; okurların da kimi zaman kafası karışmakta… Kaynağı belli olmayan metinlerin, baskı sayısını arttırmak amaçlı popüler yaklaşımların revaçta olduğu bir dönemdeyiz. Objektif olma hassasiyeti azalıyor. Belli konulardaki bu bilgi çokluğu, belirttiğim gibi kafa karışıklığı yaratsa da, bir yerde beni çok da fazla tedirgin etmiyor. Özellikle eğitim, sağlık, ekonomi gibi hayati konularda, yeri geldiğinde uzmanına danışıyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılı basında, hatırı sayılır ilgi toplayan önemli bir alansa “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;köşe yazarlığı&lt;/span&gt;”. Hatta köşe yazarlarının birçok gazetede lokomotif görevi gördüğünü birçok medya çalışanı söylüyor. Toplum, güncel gelişmelerin yorumlanmış hâlini okumayı seviyor. Gündemdeki olayların, ideolojik perspektiflere dayandırılarak incelenmesi, köşelere ayrı bir anlam kazandırıyor. Ülke gündemimiz, olaylar açısından o kadar zengin ki, yazacak konu sıkıntısı yaşamadıklarını yazarlar da dile getiriyor. Hele sütunlar aracılığıyla girilen polemikler, atışmalar oldu mu, anlam veremediğim bir biçimde, polemiğe karışan yazarlar “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;prestij&lt;/span&gt;” kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette köşe yazarlığının da belli etik kuralları, prensipleri var, olmalı da… Sorumluluk yazarlara ait olsa da, basın meslek ilkeleri tüm medya çalışanları için geçerli… Bu süreçte okur, kendine yakın olan yazarı takip eder. Ne var ki, köşe yazarlığının ülkemizde sahip olduğu büyük bir boşluk var. Nesnel olandan öznele uzanılan bu platform, kötüye kullanılabilmekte… Nasıl mı? &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Manipülasyon, dezenformasyon&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;anlam yüklemelerle&lt;/span&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransızca bir kelime olan manipülasyon, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yönlendirme&lt;/span&gt;” demek. Dezenformasyon ise, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bilgi çarpıtma&lt;/span&gt;”. Ne yazı ki Türk medyasında belli bir kesim, manipülasyonu ve dezenformasyonu şiddetle kullanmakta; kelimelere farklı anlamlar yüklemekte ve yeri geldiği zaman kişi, kurum ve kuruluşları hedefe oturtmaktadır. Öyle ki bazı metinleri “yorum” olarak kabul etmeniz mümkün değildir. Tekzip hazırlasanız bir türlü, hazırlamasanız bir türlü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu yazıda kaleme aldıklarım, kimi okurlarımızın fark etmediği konular…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde yaşanan bir örnek: bu sene elimde olmayan nedenlerden ötürü ödül gecesine katılamadığım ve ilk yarışmadan bu yana ilgiyle takip ettiğim Gila Kohen Öykü Yarışması sonuçlandı. Türk Edebiyatına yeni yazarlar kazandırmanın amaçlandığı bu yarışmada konu edebiyat; ama buna ille de “politik” kılıf giydirmek, konuyu Ortadoğu sorunlarına çekmek isteyenler oldu… “Nereden nereye?” diye soruyor insan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu küçük örnek, sorunlu bir zihniyetin ortaya koyduklarından sadece biri… Sorunun kökeni dine, Yahudiliğe dayandırılıyor. Bir inanç meselesi çarpıtılarak, farklı anlamlar yüklenip, yönlendirilerek “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;komplo teorileri&lt;/span&gt;” kuruluyor. Bu süreçte Ortadoğu’daki sorunları da çok farklı bir boyutta yaşıyorsunuz. Aynı şekilde kasıtlı çarpıtmaların sonucu olarak Ortadoğu politikalarına karşı tepki, cemaatime ve dini kimliğime yansıyan bir nefrete, hor-görüye dönüşüyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nin sonuçlarını duyurduğu ve toplumun %64’ünün Yahudi komşu istememesinin bir nedenini de burada görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta “360 derece” adlı köşede &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oray Eğin&lt;/span&gt;’in, manipülasyonlardan ve dezenformasyondan payına düşeni okudum. O kendini, Şalom’da ironi düşmanlarıyla savaştığı için şanslı sayıyor. Peki, bu mücadele yer alması gerekenler esas kimler? Medyanın zaten birçok açıdan bölünmüşlükler içinde olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir noktadan sonra yorum çizgisini geçip nefret içerikli söylemleri denetlemesi, yaptırım uygulaması gereken merciiler belli. Çıkartılması gereken yasalar çoktan ifade edildi… Ne bekleniyor? Gösterilen hedeflere, bir fiziki eylemin, saldırının gerçekleşmesi mi?...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;&lt;br /&gt;David Ojalvo&lt;br /&gt;Şalom, 10 Haziran 2009&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4496448119057817677?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4496448119057817677/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/06/manipulasyon-dezenformasyon-anlam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4496448119057817677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4496448119057817677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/06/manipulasyon-dezenformasyon-anlam.html' title='Manipülasyon, dezenformasyon, anlam yüklemeler… Nereye kadar?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-7504424459004178891</id><published>2009-05-27T11:04:00.000+03:00</published><updated>2009-06-11T11:09:40.549+03:00</updated><title type='text'>Hangisi olgun değil: internet mi, insan mı?</title><content type='html'>Ülkemizde internet on altı yılı aşkın bir süredir kullanılmakta. İnternetin birçok açıdan yarattığı etkilere dair tartışmalar da devam etmekte. Bir bilgi hazinesi olmanın yanı sıra internet, potansiyel tehlikeleri ve olumsuzlukları da beraberinde taşıyor. Bu konuda genel olarak bilinen örnekleri sıralamayacağım. Üzerinde durmak istediğim, bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;düşünce ve fikir platformu&lt;/span&gt; olarak internetin nasıl kullanıldığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmek, insanoğluna anlam kazandıran kavramların başında geliyor. İç dünyanızla ve çevrenizle olan bir etkileşim söz konusu… Bunun üzerine kimliğiniz, değerleriniz, yüzyılların mirası olan bir tarih ve bilgi birikimi ekleniyor. Böylelikle bugünü var ediyor; geleceği hayal ederken, bünyemizde taşınan varoluş sıkıntısına karşı durabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisayarlar, iletişim teknolojileri ve internet de bu düşünce sürecinin ürünleri. İnternetin nimetlerinden yararlanırken, insanoğlu durmayacaktır da. Üzerine yeni teknolojiler inşa edecek, bilgi birikimi daha da genişleyecek, bilimin sınırları ileri taşınacak. Bugünün insanları olarak kendimizi bazı konularda “şanslı” veya “şansız” gördüğümüz kadar, yarının insanları da bu iki kelimeyi kullanacaklardır; çünkü çıkış noktası belli: insan olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve insan, dilediğini düşünmekte serbesttir. İçinde bulunduğuz çağ (veya sistem) ortalama düşüncelerin dile getirilmesini kabul, hatta teşvik etmektedir. Sıkıntı, doğru veya yanlış, daha uç sınırlarda düşüncelerin seslendirilmesi, yazılıp-çizilmesiyle başlamakta. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü söylemek, insanın kökeninin maymuna dayandığı görüşünü ortaya atmak veya günümüzde olduğu gibi, belli ideolojileri savunmak. Düşünce “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;suç&lt;/span&gt;” teşkil edebiliyor. Karşılığı ise entelektüel bazda yürütülen tartışmalar değil, sınırlamalar, yasaklar ve hapis de olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet uçsuz bucaksız bir platform... Aralarında &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Youtube&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Richard Dawkins&lt;/span&gt;’in web mekânının yer aldığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1,500&lt;/span&gt;’ü aşkın internet sitesi ülkemizde yasaklı. Elbette çocukların gelişimini birinci derecede etkileyen ve toplum sağlığına aykırı sitelere erişimin engellenmesi anlamlı; ama özellikle bu sitelerin dışında kalan sitelere karşı “yasakçı” zihniyet hiç de gerçekçi bir çözüm değil. Kaldı ki, milyonlarca adreste yer alan içeriği takip etmek de pek mümkün olmasa gerek. Dolayısıyla, birtakım yanıtlar internet kullanımına dair verilmesi gereken eğitimde ve bireylerin interneti kullanma niyetlerinde saklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasaklar, insanların akıllarındakini hayata geçirme dürtüsünden, inancından alıkoymayacaktır. İnternet, bu konuda yepyeni bir çığır açtı ve sayısız farklı örnek mevcut. Son dönemde, bunu antisemitizm boyutunda yaşıyorum. Detaylara girmeden özetlemek isterim: moderatörlüğünü üstlendiğim ve 1,000 kişinin üye olduğu gazetemize dair bir internet grubuna, arada sıraları birileri girip nefret dolu, ırkçı, antisemitizm içerikli mesajlar bırakıyor. Bunun üzerine “neden bu mesajları silmediğim” soruluyor bana. Yanıtım ise: “Bu tür mesajları herkesin görmesinde yarar var. Açık bir antisemitizm söz konusu. Bu tür mesajları değerlendirmeyi ve yanıtlamayı, takdirinize bırakıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verdiğim yanıt bir yana, bir soru üzerine düşünüyorum: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnternet insanların içinde var olan yıkıcı duygu ve düşüncelerin açığa çıkmasını mı sağladı veya bu ‘özgürlük’ ortamı kötüye mi kullanıyor?&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte bir kimlikle, bir takma adla, ikinci bir defa düşünmeye gerek duymadan “yolla” butonuna tıklamak çok kolay. Oysa “düşünmeden konuşma” cümlesinden hareketle, yazdıklarımızı tekrar tekrar kontrol etme ve sakin bir kafayla gözden geçirme şansımız var bilgisayar başında. İnternet, doğru kullanılırsa, harikulade bir düşünce ve fikir platformu olabilirdi; ama öncelikle bu hassasiyeti taşıyan kullanıcılara ihtiyaç var. Düşünmeyi teşvik eden ve yasaklarla değil, sağduyu ile hareket eden bir yapıya ihtiyaç var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternetin yaşı daha çok genç olabilir; ama olgunlaşması gereken o değil... Bir yanda bilim ve teknoloji üreten insan, diğer yanda onu tüketen ve kötüye kullanan insan... Böylesine iki kutup ve bir uçurum olmamalı... Yoksa “ilerliyoruz, gelişiyoruz” derken, bir şeyler hep eksik, aksak, kötürüm kalacak...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 27 Mayıs 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-7504424459004178891?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/7504424459004178891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/05/hangisi-olgun-degil-internet-mi-insan-m.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7504424459004178891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/7504424459004178891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/05/hangisi-olgun-degil-internet-mi-insan-m.html' title='Hangisi olgun değil: internet mi, insan mı?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-294162104461668862</id><published>2009-04-26T23:27:00.007+03:00</published><updated>2009-04-26T23:51:36.544+03:00</updated><title type='text'>İyi, kötüden daha hızlı evrimleşip, güçlenebilir mi?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Hindistan’ın en saygın oyuncularından&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Nandita Das&lt;/span&gt;’ın yazıp yönettiği, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fıraaq&lt;/span&gt;” adlı filmi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;28. Uluslararası İstanbul Film Festivali&lt;/span&gt; kapsamında izledim. Festivalin “Sinemada İnsan Hakları” yarışmasında film, Jüri Özel Ödülü’ne değer görüldü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;“Fıraaq” Urdu dilinde &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ayrılış &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;arayış &lt;/span&gt;anlamlarını taşıyor. Film, 2002’de elli sekiz Hindu hacının yaşamını yitirdiği Godhra’daki tren kundaklama olayının ardından, Gujarat eyaletinde çıkan halk ayaklanmalarında üç bin Müslüman’ın öldüğü Müslüman-Hindu çatışmasından bir kesit sunuyor. Ayaklanmaların bir ay sonrasında, yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisinde, her iki inanca mensup sıradan insanların, kurbanların ve faillerin hikâyelerinden oluşan bir kolaj üzerine kurulu Fıraaq. (1)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Evleri yakılan Müslüman ailelerin dramı, öksüz kalan bir çocuk, Hindu bir ailenin yanında kötü şartlarda çalışan Müslüman kadın, bir Hindu kadınla evli Müslüman bir kocanın kimliğine dair korkuları… Filmin en çarpıcı sahneleri polisin uyguladığı baskı ve şiddet, buna paralel olarak bir Hindu’nun bir Müslüman’ı balkondan attığı bir cisimle (büyükçe bir kaya parçası belki) öldürmesiydi…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Filmin ardından soruları yanıtlayan Nandita Das’ın tercümanlığını yapma şansım oldu. Nandita Das, faşist bir yönetimin Hindistan’da iktidarda olduğunu, bu eğilimin güçlenmesinden endişe duyduğunu ve filmin dağıtım ile tanıtımının hükümet tarafından önlenmeye çalışıldığını anlattı. Uzun yıllar İngiltere’nin bir kolonisi olarak kalan Hindistan’da çok kültürlü, çok tabakalı bir yapı var ve Das, şiddetin ortaya çıkış mekanizmalarına, provokasyonlara dikkat çekti. Film çarpıcı bir görsellikle, adaletsizliği işliyor ve dünyanın birçok yerinde güçlendiği kanaatinde olduğum faşizmin, Hindistan’daki boyutunu etkili bir biçimde sunuyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bir başka son derece düşündürücü çalışma ise, festivalin açılış filmi olan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Welcome (Hoş geldiniz)&lt;/span&gt;”idi. Kuzey Iraklı göçmenlere Fransa’da uygulanan kötü muamele, göçmenlere yardımcı olan Fransızlara karşı ağır yaptırımlar söz konusu… Filmin yönetmeni &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Philippe Lioret&lt;/span&gt; de durumu, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Hangi devirde yaşıyoruz? Sanki 1943 yılındayız ve Yahudileri bodrumda saklıyoruz…&lt;/span&gt;” (2) cümleleriyle değerlendiriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2009 yılındayız.&lt;/span&gt; İki büyük dünya savaşı, tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar gelişme ve olaya tanık olan 20. yüzyılı geride bırakalı çok olmadı… “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;21. yüzyıl&lt;/span&gt;” deyişi bir yönüyle büyüleyici geliyor. Değişen sayılarla sanki dünya daha iyi bir yer, umutlar gerçek oldu… Oysa örneğin 2008 için, “kötü bir yıldı” diye ağız birliği var. Son yıllarda ne çok yıkıcı olaya tanık olduk...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;“21. yüzyıldayız…” diye başlayarak, yaşanan kötülüklere, olumsuzluklara karşı hayret cümleleri kurmanın bir anlamı yok. Bunu her geçen gün daha iyi kavrıyorum. Elbette hayat standartlarını yükselten birçok gelişme yaşanıyor; ama bu gelişmeler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kaç hayata değiyor ki?... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İyi kadar kötü de evrimleşiyor… &lt;/span&gt;Yeni silahlar üretiliyor, farklı baskı mekanizmaları kuruluyor, paranoyalar türüyor… İletişim ve haber alma yolları çok gelişmiş olabilir; ama bir o kadar da bilgi kirliliği, komplo teorileri, kafa karışıklığı arttı… Barışa gönül verenlerin, idealleri gerçekleştirebilmesi için, iyi olanın kötü olandan daha hızlı evrimleşmesi, güçlenmesi şart…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Devirler değişiyor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Sorulması gereken daha önemli bir soru var: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;insanoğlu değişiyor mu?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bugünlerde, anma haftası olduğu üzere, Holokost’u düşünüyor, tartışıyoruz. Kötülüğün en uç yeri olarak kabul ediyorum Holokost’u… O, kötüye dair her şeyi kapsıyor benim gözümde… Bu nedenle de bu konudan alabileceğimiz dersler çok önemli, yol gösterici… Ne yazık ki son dönemde Holokost çarpıtılmakta, farklı olaylarla bağdaştırılmaya çalışılmakta… Bunu doğru bulmuyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beterin beteri, kötünün kötüsü vardır&lt;/span&gt;” düşüncesi, bir olumsuzlukla karşılaştığımızda, bireysel olarak insanı rahatlatır. 21. yüzyılın daha farklı ve iyi olmasını istiyorsak, toplumsal bazda “beterin beteri vardır” düşüncesi geçerlilik taşımamalı. Duyarlılıkta, temiz bilgide, öğrenmekte ve insan olmanın değerlerine sahip çıkmakta ısrarcı olmalı…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(1) ve (2) no’lu alıntılar, “28. Uluslararası İstanbul Film Festivali” katalogundan alınmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;David Ojalvo&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;Şalom, 22 Nisan 2009&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-294162104461668862?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/294162104461668862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/iyi-kotuden-daha-hzl-evrimlesip.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/294162104461668862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/294162104461668862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/iyi-kotuden-daha-hzl-evrimlesip.html' title='İyi, kötüden daha hızlı evrimleşip, güçlenebilir mi?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-448731175872394639</id><published>2009-04-15T23:41:00.002+03:00</published><updated>2009-04-27T00:12:13.508+03:00</updated><title type='text'>Akıllı kanser hücrelerine karşı yılmaz bir savaşçı: Prof. Dr. Nil Molinas Mandel</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Onkoloji alanında uzman Prof. Dr. Nil Molinas Mandel ile kariyeri, kanserin yaygınlığı, nedenleri ve korunma yöntemleri üzerine bir söyleşi geliştirdim. Son dönemde medyada bir kirliliğe varan bilgi çokluğuna karşın, Prof. Mandel birtakım temel prensipleri ortaya koyuyor, geleceğe yönelik umutlar taşıyor. Tamamlayıcı tıbbın kanser tedavisindeki yerini irdelerken de, en önemli destek tedavileri arasında da şefkat ve sevgiyi sayıyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Temmuz 2008’den itibaren Amerikan Hastanesi’nde Medikal Onkoloji Bölüm şefi olarak çalışmaya başladınız; aynı zamanda Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesisiniz. Onkolog olmaya nasıl karar verdiniz? Böylesi zor bir alanda, kariyerinizi nasıl inşa ettiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben 1978’de tıbbiyeyi bitirdim. 1983’te de iç hastalıkları uzmanı oldum. Genel dahiliye ihtisasını tamamlarken, ihtisas tezimi onkolojiden “meme tümörleri” üzerine hazırlamıştım . O zamanlar onkoloji, çok yeni bir bilim dalı idi... Yine o dönemde kanser çok daha nadir görülmekteydi. Ama gittikçe artan bir sıklıkta görülmeye başlanmıştı. Tez hocam olan ve her zaman rahmetle andığım &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Prof. Dr. Uğur Derman&lt;/span&gt;, onkolojinin gelişmelere çok açık olduğunu söylemişti. Gelişmekte olan bir bölümdü onkoloji ve hakikaten birçok bilinmeyenle uğraşmak gerekecekti.. Şimdiki kadar etkin tedavi yöntemleri ve ayrıca destekleyici tedaviler yoktu. Onkoloji servisine girdiğim zaman, ağrı çeken hastalarla karşılaşmıştım; enfeksiyonlarla uğraşmak çok daha zordu. Bu grup hastalara maddi ve manevi destek gerekliydi. İç hastalıkları uzmanı olduktan sonra, 1983-1985 yılları arasında Malatya Devlet Hastanesinde mecburi hizmet yaptım. Tekrar üniversiteye dönmek istediğimde bir ara kardiyoloji yüksek ihtisası yapmaya heves etmiştim; ama ihtisasıma onkolojiyle devam ettim. Tabii ki çok zor bir bölüm... Üniversitede çalışmaları sürdürmek için birlikte çalışacağınız kişi çok önemliydi. Tez hocam olan Prof. Dr.Uğur Derman rehber kişiliği güçlü olan bir hocaydı. Bölüm başkanımız &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Prof. Dr. Bülent Berkarda&lt;/span&gt;, o zamanlar dekandı. O da çok yenilikçi bir kişi olarak, İstanbul Üniversitesinde Onkoloji Bilim Dalını kurup, geliştiren hocamızdı. Uğur Hocanın, beni de bölüme alma ve birlikte çalışma teklifini onaylayınca, Malatya’dan mecburi hizmet dönüşü, onkolojiye kabul edildim. Onkolojide çalışmak için birtakım özellikler aranıyordu; her zaman çalışmak, insanlarla iyi iletişim, sağlıklı düşünebilmek ve yabancı dil bilmek gibi ... Böylece, 1985 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde Onkoloji Bilim Dalında çalışmaya başladım.&lt;br /&gt;1987 yılında doçent, 1994 yılında da profesör oldum. 1997’den beri üniversitede yarım gün çalışıyorum ve muayenehanem var. Bu tarihten beri yatması gereken hastalarımın takibini Amerikan Hastanesi’nde yapmaktayım. Temmuz 2008’den beri de aynı hastanede onkoloji bölüm şefi olarak görevimi sürdürüyorum. Amerikan Hastanesi’nin oldukça iyi bir altyapısı var. Çeşitli yönleriyle de iyi idare edildiğini düşünüyorum. Onkolojide ise, hematoloji ile birlikte daha yüksek standartlara ulaşmaya çalışıyoruz. Modern bir radyasyon onkolojisi bölümü kuruluyor. Onkoloji, iyi bir ekip çalışması gerektirir. Onkolojide daha verimli çalışabilmek için kan hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları, göğüs ve kalp hastalıkları, nöroloji, gastroenteroloji, farklı cerrahi bölümler gibi birimlerle işbirliği yapmak ve modern bir görüntüleme merkezi ve laboratuar donanımının bulunması çok önemlidir. Bu özelliklerin buluştuğu böyle bir hastanede daha etkin biçimde çalışmaya başlamış olmaktan keyif duyuyorum.&lt;br /&gt;Peki ‘’bana ne kadar zaman kalıyor?’’ sorusuna gelince, doğal olarak kendime çok az zaman kalıyor. Çocuklarım var, eşim... Onun için hakikaten birtakım sıkıntıları ailece yaşıyoruz... Konferanslarım, kongrelerim, derslerim oluyor. Yoğun bir tempoda çalışıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oldukça ağır ve ciddi vakalarla da karşılaşıyorsunuz. Her zaman idealist olabiliyor musunuz? Hastalıklarla mücadelede enerjinizin kökeni nereden geliyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onkoloji gerçekten çok yorucu bir alan. Fark edilen bedensel bir yorgunluk değildir bu; gerçekten insanı çok yoran ve üzen olaylar yaşamaktayım. Tıpta en iyi sonla çözülen sorunlara örnek olarak diyabet komasını, menenjit komasını verebilirim. Hastalar genellikle komada gelirler ve iyileşerek hastaneden ayrılırlar. Onkolojide durum biraz farklıdır. Kanserde erken teşhis gerçekten çok önemlidir. Hastalığın klinik gidişi ve yaşama şansı, tanı anındaki döneme bağlı olarak değişmektedir. Kanser tanısı konulduğunda, hasta ve hasta yakınları kadar, doktorlar da etkileniyor; ama bence duygusallığı bir yana bırakmak, bazı kararları verirken mantıklı ve bilimsel olmak gerekir. Tabii ki hastalarla ilgilenirken duygusal oluyorum; neticede insanım. Ama mümkün olduğu kadar duygusallığı ve mantığı ayırt etmeye çalışıyorum. “Neyi bilmediğimi” biliyorum. Onu da oturup öğrenmeye çalışıyorum. Bu da benim için çok önemli. Hastalıkla mücadeledeki enerjim, herhalde ailemden aldığım destek ve anne-babadan gelen genetik bir özellik olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İhtisasa başlarken kanser vakaları daha az görülüyordu, diye ifade ettiniz. Günümüzde kanser vakalarında bir artış söz konusu… Teknolojik gelişmelerin (cep telefonu vb), hormonla yetiştirilen besinlerin, küresel iklim değişikliklerinin kanser üzerine etkisi olduğu söyleniyor. Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kanser sayısındaki artışı gerçekten yakından izliyoruz. Eskiden, göreve başladığım yıllarda, üniversitede polikliniğimize yılda 300-500 hasta gelirdi. Şimdi yılda 3,500 hasta geliyor. Aynı yatak kapasitesiyle çalışıyoruz yıllardır; ama poliklinikte gördüğümüz hasta sayısı çok arttı. Referans merkezi olmanın dışında da, hasta sayısında artış olduğunu gözlüyoruz. Günümüzde, hemen her ailede bir iki kanser vakası çıkıyor. Kanser, en sık görülen hastalıklar arasında, kalp-damar hastalıklarından sonra, ikinci sıraya yükseldi. Erkeklerde en sık rastlanan kanser prostat, kadınlarda da meme kanseridir. Ne yazık ki, 20 yıl önce kadınlarda nadir görülen bir kanser olan akciğer kanseri sayısında da oldukça önemli bir artış oldu. Kansere bağlı ölüm nedenlerine göz atarsak, akciğer kanseri, her iki cinste de ilk sırada yer almaktadır. Akciğer kanseri, çevresel faktörlerle ve özellikle sigara içimiyle çok yakından bağlantılıdır. Eskisi kadar olmasa da (şimdi filtreler var) arabaların egzozlarından çıkan dumanlar, kalitesiz kömür kullanımıyla havaya karışan baca dumanları, kullanılan deterjanlar, sanayi artıkları... bunların hepsi birer risk faktörü. Kanser oluşmasında, önemli faktörlerden biri de beslenme şekli. Özellikle bu konuda çok spekülasyon var. “Hormonlu gıda” dedin. Hormonlu gıda, farklı mevsimlerde ilaçlar eklenerek, gıda maddelerinin doğal mevsimi dışında üretilmesiyle elde edilmektedir. Oysa, doğal beslenmenin en kolay yolu, mevsiminde taze sebze ve meyveleri tüketmek. Gıdaların saklanma koşulları da çok önemlidir. Bir dönem salamuralar, konserveler çok yaygın olarak kullanılırdı. Bunlarda kullanılan bazı katkı maddelerinin, kanserojen olduğu gösterildi. Şimdi bu tür katkı maddeleriyle hazırlanan gıdalar daha az tüketiliyor ve saklama koşulları çok daha geliştirilmiştir. Yine de en önemlisi iyi yıkayıp, taze sebze ve meyveyi bol miktarda tüketmektir. Beslenmeyle ilgili olduğu kanıtlanan kanserlerden biri mide kanseridir. Mide kanseri Japonya’da en sık görülen kanser türüdür. Araştırmalar bunun, tüketilen konserveli, tütsülenmiş, aşırı tuzda saklanmış gıdalardan kaynaklandığını göstermiştir. Bu alışkanlıklarını düzeltmeye başladıkları için Japonya’da mide kanseri görülme sıklığı azalmaya başlamıştır; ama Batı toplumlarında hâlâ bir sorun olarak mide kanseri sıklığı artmaktadır.&lt;br /&gt;Bildiğimiz gibi, öğlen saatlerinde güneş ışınları daha dik olarak gelir ve ultraviyole ışınlarının zararlı etkileri bu saatlerde daha belirgindir. Ozon tabakasındaki yıpranmaya bağlı güneş ışınlarının daha zararlı olduğu ortaya konmuştur. Özellikle açık tenlilerin ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerine karşı, koruma faktörleri içeren kremler kullanmaları, özellikle yaz aylarında ve öğlen saatlerinde gölgede kalmaya çalışmaları uygundur.&lt;br /&gt;Şişmanlık, özellikle meme kanserinin gelişmesinde de rol oynayan önemli bir risk faktörüdür. Kilo vermeyi ve düzenli spor yapmayı hararetle öneriyorum. Belli bir beslenme anlayışı içinde, her tür gıdayı belli ölçüde tüketmek, yani dengeli beslenmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;Bazı kanser türleri için, genetik faktörlerin önemli olduğu anlaşılmıştır. Örneğin polipozis koli (barsakta yaygın ve çok sayıda poliplerin bulunduğu) sendromunda, barsak kanseri oranı artmaktadır. Ailesinde meme kanseri olanlarda, meme ve yumurtalık kanseri riskinin arttığı gösterilmiştir. Bu nedenle, ailesinde meme ve kolon kanseri bulunanların, daha bilinçli olmaları, tarama testlerini aksatmadan yaptırmaları çok önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir önceki soruma bağlı olarak, günümüzde “kanserden korunma” ve “sağlıklı yaşam” üzerine bir “bilgi kirliliği” olduğunu düşünüyorum. Kanserden koruma için önerileriniz nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bazı kanser türlerinden korunmaya yönelik olarak aşılar geliştirilmiştir. Bunlar arasında, rahim ağzı kanserine yol açtığı gösterilen Human Papilloma Virüs’e (HPV) karşı ve karaciğer kanserine yol açan hepatit virüsüne karşı geliştirilen aşılar sayılabilir. Tabii ki tüm kanser türleri enfeksiyonlara bağlı olarak gelişmemektedir. Bu nedenle, her kanser için aşı geliştirilmesi mümkün değildir. Hepatit, gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık sorunudur, karaciğer kanserine yol açtığı bilinmektedir. Hepatit aşısı, bebekken uygulanmakta ve karaciğer kanserine karşı koruma sağlanmaktadır. Rahim ağzı kanseri aşısı ile, yaklaşık 20 yıl süreyle ve %80-85 oranında koruma sağlanabilmektedir. 9-55 yaş arası bayanlara uygulanabilmektedir..&lt;br /&gt;Kansere yönelik tarama testlerine gelince, özellikle şifa şansı olan kanser türlerinde, erken teşhis için kullanılmaktadır. Bunlar can kurtarıcı nitelikte testlerdir. Meme kanseri, rahim ağzı kanseri, kalın barsak kanseri ve prostat kanserine yönelik olarak tarama önerilmektedir. Japonya’da mide kanseri çok yaygın olduğu için, orada erken yaşta mide kanseri için de hastalar endoskopik olarak tarama testlerine tabi tutulmaktadır. Meme kanserinin erken tanısı için, 40 yaşından itibaren, yıllık mamografi önerilmektedir. Birinci derecede yakınlarında meme kanseri öyküsü olan kadınların, 10 yıl daha erken yaşta, mamografilerini çektirmeleri uygundur. Tarama açısından ilk kolonoskopinin 50 yaşından itibaren yaptırılması, normalse 10 yılda bir tekrarlanması gerekir. Erkeklerin 50 yaşından itibaren, yılda bir kez olmak üzere, kanda prostat spesik antijen (PSA) baktırmaları gerekmektedir. Hanımların da, cinsel yaşam başladığı andan itibaren, jinekolojik muayene ve rahim ağzından sürüntü testi yaptırmaları önerilmektedir. Tarama testlerinin önemini, çeşitli yöntemlerle duyurmaya çalışmaktayız. Bu anlamda medyaya çok önemli görevler düşmektedir. Bilinçli bir toplumda, kanserin erken tanısı kadar, koruyucu yaklaşımlara önem verilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alternatif/tamamlayıcı tıbbın (complementary medicine), kanser tedavisindeki yeri nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kanser tedavisinde, prostat ve meme kanseri dışında genellikle, sitostatik tedavi dediğimiz, hücre öldürücü ilaçlar kullanıyoruz. Hormon tedavisinden yararlandığımız kanserler arasında, rahim kanseri de yer almaktadır. Yani, kanser tedavisinde ağırlıklı olarak kanserli hücrelerle beraber, sağlıklı hücreler de hasar görmektedir. Tamamlayıcı tıbbın amacı, zarar gören sağlıklı hücrelerin, daha çabuk düzelmesini ve sitotoksik tedaviden daha az zarar görmelerini sağlamaktır. Ama ne yazık ki bu, bazen amacından saptırılarak, ticari amaçla kullanılmaya başlanmıştır. Çeşitli otlar, farklı şekillerde pazarlanmakta ve bunlarla kanserin tedavi edildiği duyurulmaktadır.&lt;br /&gt;Deteryumla oksijeni alınmış suyun kanser tedavisinde kullanılmasını, çeşitli sıvıları, ne olduğunu bilmediğimiz kaynatılmış otları hiç bir şekilde önermiyorum. Kanser tedavisi gören hastaların, ne olduğu bilinmeyen otları, değişik vitaminleri ve katkı maddelerini kullanmalarını doğru bulmuyorum. Açık hava, spor, hatta şefkat ve sevgi; bunlar en önemli destek tedavilerdir. Bunlara bütün hastalara yanıt verdiğini, ağrılarının geçtiğini görüyoruz. Destek tedavilerde alternatif tıbbı kullanırken temkinli olmak lazımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tıp ve onkoloji dünyasındaki gelişmeler, artacağı öngörülen sağlıklı sorunlarıyla ne oranda baş edebilecek? Bu noktada geleceğe yönelik beklentileriniz, hedefleriniz nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her gün onkoloji alanında yeni gelişmelere tanık olmaktayız. Bu gelişmelere ayak uydurabilmek çok zor ve heyecan verici. Kanserli hücrenin molekül düzeyindeki bozuklukları ortaya konmakta, DNA yapısındaki değişiklikler açıklanmaktadır. Ortaya konan genetik farklılıklar, hücresel-moleküler yapılardaki bozuklukların tespit edilmesi, kanser tedavisinde çok önemli değişikliklere yol açmaktadır. Hücrenin yüzeyinde bulunduğu saptanan reseptörler vardır. Bu reseptörlerin uyarılması ile hücre nüvesinde bulunan DNA’ya çoğalma emri gitmektedir. Bu çoğalma emrini tetikleyen ve emri nüveye ulaştıran çeşitli yolaklar bulunduğu gösterilmiştir. Bu yolakların her biri açıklandıkça, bunların işlevini engelleyecek yeni ilaçlar geliştirilmektedir. Verilen tedavilere karşı direnç gelişmesini açıklayan çeşitli mekanizmalar aydınlatılmıştır. Bu direnci kıracak ilaçlar oluşturulmaktadır. Artık “konfeksiyon malı” gibi tedavi yapılmaktansa, “bireyselleştirilmiş” butik ilaçlarla, butik tedaviler ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla 5-10 yıl içinde kanser tedavisi, çok daha farklı olacak diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;Kanser hücreleri ne yazık ki çok akıllıdır. Çeşitli mekanizmaları bloke etsek de kanser hücresi, çoğalacak farklı bir kapı açıyor. İnanıyorum ki yakın gelecekte, bu farklı kapıları kapatacak, sadece kanserli hücreyi öldürecek, sağlıklı hücreyi koruyacak yeni ilaçlar, yeni mekanizmalar ortaya konacak... Böylece, tıpkı tüberküloza çare bulunduğu gibi, kanser de tedavisi mümkün hastalıklar arasına katılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Söyleşi: David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 15 Nisan 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-448731175872394639?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/448731175872394639/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/akll-kanser-hucrelerine-kars-ylmaz-bir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/448731175872394639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/448731175872394639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/akll-kanser-hucrelerine-kars-ylmaz-bir.html' title='Akıllı kanser hücrelerine karşı yılmaz bir savaşçı: Prof. Dr. Nil Molinas Mandel'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-2099558017651559519</id><published>2009-04-08T23:53:00.005+03:00</published><updated>2009-04-27T00:16:09.837+03:00</updated><title type='text'>Yolculuk, hayat, idealler ve aşk</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yolculuk&lt;/span&gt;” denince akla gelen çağrışımların başında “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;hayat&lt;/span&gt;” geliyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ulus Özel Musevi Lisesi&lt;/span&gt;’nde bu yıl&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; on üçüncüsü&lt;/span&gt; düzenlenen “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzi Erbeş Kültür ve Sanat Etkinlikleri&lt;/span&gt;”nin konusuydu “yolculuk”. Birkaç yıldır yarışmanın jüri üyeleri arasında yer aldığım üzere, denemeleri ve şiirleri okuma şansım oluyor. Genç arkadaşlarım için hayat ve yolculuk kelimeleri iç içe.&lt;br /&gt;Düşünüyorum da, özünde hayat, kaçınılmaz bir yolculuk. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hayat, haritanın ta kendisi&lt;/span&gt;. Kader, seçimlerimiz, başarılarımız, hayal kırıklıkları, gerçekler ve doğru-yanlışlarımızla haritanın içinde bir noktadan yola çıkıyor ve bir yerlere varıyoruz. Hayat yolculuğunu kelimelerle formüle etmek kolay; ama ya gündelik hayatın akışı için aynını söylemek mümkün mü? Bu sorunun yanıtını “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;idealler&lt;/span&gt;” üzerine kuruyorum.&lt;br /&gt;Hayal kurmak son derece keyifli, uçsuz bucaksız, rahatlatıcı... Hayaller, yaratıcılığın mihenk taşlarından. Hayallerin üzerine sıkı bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;gerçekçilik gömleği&lt;/span&gt; giydiriyorum. Dünyanın, ülkenizin içinde bulunduğu durum, kimliğiniz, olanaklarınız, çabalamanız ve çalışmanız gerekenlerin ufkuna idealleri oturtuyorum böylece. İdeallere gerçekleştirmekte de size bağlı olan ve olmayanlar var. Bağlı olanlar arasında da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;prensipleri &lt;/span&gt;oldukça önemsiyorum. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akıl ve mantık&lt;/span&gt; süzgecini kullanmak, prensiplerle bir duruş sergilemek gerekli. Bu doğrultuda doğruluğuna inandığı düşünceleri savunmalı insan...&lt;br /&gt;İdeallere ulaşma yolunda bir de &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;politika &lt;/span&gt;var. Politikayı nereye yerleştireceğimi bilemiyorum; çünkü tanıdıkça, takip ettikçe politikayı günden güne daha az benimser, daha az sever hale geliyorum. Politika, kimi zamanlarda &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yalancılıkla &lt;/span&gt;özdeşleşiyor gibi. Politikadan ziyade &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;açık sözlülüğü &lt;/span&gt;tercih ederim. Aslında politikanın da belli prensipleri, açık sözlülüğü, duruşu barındırması gerekir, değil mi? Oysa bu kelimenin yarattığı çağrışım aksi istikamette. Bu olumsuzluğu acaba kimlere borçluyuz?...&lt;br /&gt;İdealleri gerçekleştirmenin günden güne zorlaştığı kanaatindeyim; ama umutsuz değilim. En kötü olasılıkla onlar değişiyor. Bu ne yazık ki çoğu zaman üzücü bir değişim. Size bağlı olmayan faktörler yıpratıcı bir şekilde artınca, daha mütevazi, belki de daha çok kendinize bağlı ideallere yönelmeye başlıyorsunuz. Somutlaştırmak (ve biraz da abartmak) gerekirse, dünyayı kurtaramayacağınızı anladığınızda “kendimi kurtarayım” demek gibi. Halbuki her iyi başarı, beraberinde çevrenize, ülkenize ve dünyaya da bir katkı sağlar. Bu yüzden idealleri mümkün olduğunca korumak ve yıpranmanın umutları kırmamasını sağlamalı, direnmeli...&lt;br /&gt;Hayat yolculuğunu işte böyle görüyorum. Aynı zamanda üretmeli, bir “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yaşama kültürü&lt;/span&gt;”ne sahip olmalı. Tüketmek doğal bir gereklilik ve üretkenlik de öyle. Hatta; varoluş özünde bir sıkıntı, stres demekse, “üretmek” bu sıkıntının olabilecek en iyi çözümü.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erbeş ailesi&lt;/span&gt;, on üç yıldır deneme, şiir ve resim alanında açtığı yarışmalarla UÖML’de yaratıcılığı, üretimi destekliyor. Aynı şekilde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Albert Levi&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Jinet-Sami Eskinazi &lt;/span&gt;verdiği ödüllerle, öğrencileri başarmak için yüreklendiriyor. Bu yıl gazetemizin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gila Kohen Öykü Yarışması&lt;/span&gt; kapsamında düzenlediği “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ulus Gençlik Ödülü”&lt;/span&gt; de aynı doğrultuda. Liseden mezun olmak, yepyeni bir başlangıç demek. Tüm bu ödüllerin, iyi idealler kurmak ve o idealleri korumak için gereken güç adına bir katkıda bulunduğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;Bu seneki denemelerde biraz karamsarlık gözlemledim. Yazıların şubat 2009’da kaleme aldığı düşünülürse, durumu geçmekte olduğumuz zorlu döneme bağlayabiliriz.&lt;br /&gt;Hayaller, idealler, politikadan, gerçekçilikten söz ettik ve hayat &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;aşkla &lt;/span&gt;bir bütün. Aşk iyi ki var... İdealleri gerçekleştirebilmek sonuçta aşksız olmaz...&lt;br /&gt;Jüri özel ödülünü kazanan, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Haluk Özel Maçoro&lt;/span&gt;’nun aşk temalı şiiriyle yazımı sonlandırmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu Gece&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen gittin bıraktın beni buralarda,&lt;br /&gt;Yalnızlık çekiyorum senin yokluğunda,&lt;br /&gt;Bilsen seni ne kadar özlüyorum,&lt;br /&gt;Her gece yatmadan düşünüyorum,&lt;br /&gt;Seni burada, ait olduğun yerde bekliyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalarıma giriyorsun her gece,&lt;br /&gt;Sensiz yapamadım bunca sene,&lt;br /&gt;Dön artık bırakma beni yalnızlığa,&lt;br /&gt;Sensiz ben bir hiçim buralarda,&lt;br /&gt;Yolculuğuna son ver de gel koynuma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözler yetmez aşkımı tanımlamaya,&lt;br /&gt;Beni ben yapan sen olsan da,&lt;br /&gt;Hakkın yok bu kadar acı çektirmeye,&lt;br /&gt;Sana olan aşkımı kabullenmeye,&lt;br /&gt;Razıyım her şeye, yeter ki gel bu gece.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 8 Nisan 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-2099558017651559519?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/2099558017651559519/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/yolculuk-hayat-idealler-ve-ask.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2099558017651559519'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2099558017651559519'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/yolculuk-hayat-idealler-ve-ask.html' title='Yolculuk, hayat, idealler ve aşk'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-3771985837779176176</id><published>2009-03-25T00:22:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T00:33:08.791+03:00</updated><title type='text'>Indiana Üniversitesi’nden Prof. Alvin Rosenfeld: "Antisemitizm küresel bir boyut kazandı"</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Prof. Alvin Rosenfeld’in, “İlerici Yahudi düşüncesi ve yeni antisemitizm” konulu makalesinin bir bölümünü geçtiğimiz hafta yayımlamıştık. Makalesinden ve çalışmalarından hareketle, kendisiyle gerçekleştirdiğim söyleşiyi sütunlarımıza taşıyoruz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Tüm kötülüklerden Yahudiler sorumludur” II. Dünya Savaşı öncesindeki hezeyanı düşüncelerden biriydi. O zamanlar Yahudiler suları ve kanı, bugünse DNA’yı, atmosferi zehirlemekle, HIV’yi yaratmakla suçlanıyorlar. Temel motivasyon aynı gibi duruyor. Antisemitizm hakkında gerçekten “yeni” olan nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bugün bu olguyu inceleyen birçok kişi var, yeni bir düşmanlık açığa çıktı ve bu, yeni antisemitizm olarak adlandırılıyor. Akademisyenler arasında antisemitizm hakkında bir tartışma süregidiyor, “yeni mi değil mi”, diye. Bugünkü motivasyonların çoğu yeni değil; ama bazı istisnaları var. Zehirlenme, örneğin. Yahudiler uzun bir süre zehirlenmenin kaynağı olarak görüldüler. Yahudiler bozarlar. Ortaçağ’da atalarımız, kuyuları kirletmekle suçlandılar. Nazi döneminde kuyuları değil, kanı; çünkü Nazilerin düşünce temeli ırkçılık üzerindeydi. Bugün ise Yahudilere karşı birçok konuda hüküm giydiriliyor; atmosferi, DNA’yı etkilemek gibi... Ne anlıyoruz? Suçlamak hâlâ aynı, ama şartlar değişiyor. Bu doğrultuda motivasyon yeni değil, ama kullanılan lisan bir biçimde yeni.&lt;br /&gt;Öncelikle, antisemitizmi yaymak konusunda yeniliğin teknolojide olduğunu düşünüyorum. Küreselleşme çağında yaşıyoruz. Eğer bir bilgisayarınız varsa, her şeye rahatlıkla erişebilirsiniz, buna birçok antisemit internet sitesi dahil. Eğer bu sitelere bakarsanız, Türkiye’den Çin’e antisemitizmle karşılaşabilirsiniz. Geçmişte antisemitizm daha bölgesel kalma eğilimindeydi. Fenomenlerden biri kürselleşme ve dolayısıyla, antisemitizmin küresel boyut kazanması.&lt;br /&gt;İkincisi, geçmişte, uzun süreli deneyim göstermiştir ki, antisemitizmin kaynağı teolojik ve Hıristiyan’dı. Yüzyıllar boyunca Yahudiler zulüm gördü ve katledildi; çünkü belli başlı birtakım şeylerle suçlandık. İlki, Yahudiler Hıristiyanlara göre Tanrı’nın kendisini öldürdüler. Sürekli olarak bu konuda saldırıya uğradık. Bu çok kuvvetli bir ithamdı ve buna inanan çok fazla insan vardı. Ayrıca Yahudiler olarak İsa’yı Mesih’imiz olarak kabul etmedik. Bundan dolayı bize kızgınlık da oldu. Bu, yüzyıllar boyunca antisemitizmin kaynağıydı. 19. yüzyılda bu değişti. Eski ithamlar ve Hıristiyanların düşmanlığı zayıfladı ve bazı düşünceler eski gücünü kaybetmeye başladı. Halbuki antisemitizm, yeni ırkçı doktrinle yer değiştiriyordu. Geçmişte Yahudiler korkunç insanlar olarak görülseler de “Yahudi Sorunu”na bir çözüm hâlen vardı. Yahudiler din değiştirebilirdi. Birçok Yahudi din değiştirmek istemedi. Bazıları inandıklarından değil, bunun bir seçenek olmasından ötürü din değiştirdi. Irkçı düşünce çağına girdiğimizde ise seçenek yoktu. Hıristiyanlık dinine geçseniz bile, hâlâ Yahudi kanı taşıyor kabul ediliyordunuz.&lt;br /&gt;Geçmişte bildiğiniz gibi Yahudiler sürgüne gönderiliyordu. Hıristiyanlar yüzyıllar boyunca bize dedi ki, “Aramızda sizi Yahudi olarak istemiyoruz. Din değiştirin ve sorun hallolur.” Sorun daha sonra hükümdarlarca derinleştirildi. “Artık sizi burada istemiyoruz, sizi kovuyoruz.” Sürgüne gitmek. Örneğin Türkiye’deki cemaat, İspanya ve Portekiz’den sürgün edildi. Çok zor olmakla birlikte bu da bir seçenekti. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarına geldiğimizde ise, Holokost’a uzanan yolda hiçbir seçenek yoktu. “Aramızda Yahudiler olarak yaşamanızı, din değiştirmenizi istemiyoruz. Sizi uzaklaştırıyoruz ve yaşamanıza izin vermeyeceğiz.” Irkçı suçlamalar da ortadayken, Yahudilerin var oluşlarına bir karşıtlık vardı ve Nazi soykırımı, Holokost ile süreç sonuçlandı.&lt;br /&gt;Birçoğumuz bu korkunç tablodan sonra, antisemitizmin son bulacağını düşünüyordu. Bu öyle bir skandaldı ki, 6 milyonun öldürülmesi göz önüne alındığında, insanlar kalplerinde iyi duygular taşımasa da  antisemitizmin toplum bazında açığa çıkmayacağına inanılıyordu. Ama yanıldık, çünkü bugün toplum bazında ve aldığı formlardan birisi de yeni, Holokost’a karşı. Milyonlarca Yahudinin imha edilmediği yetmiyormuş gibi, şimdi de bunu inkâr etmek veya küçümsemek isteyenler, hatta yeniden yapmak isteyenler var! İran’da Mahmud Ahmedinecad diye biri var; diyor ki, “Holokost bir mit” veya “Yahudiler tarafından yaratılan peri masalı.” Holokost’un tarihini çürütmek üzere her yıl bir konferans düzenliyor. Bazı radikal Müslümanlar ise katliamın varlığını tanıyorlar ve Hitler’den şikâyetçiler; çünkü Hitler daha ileri gidememişti ve onlar işi tamamlamaktan dolayı mutluluk duyacaklar. Bugünün antisemitizmindeki Holokost’un rolü yeni. Bu 1945’ten önce olamazdı, çünkü o zamanlar Holokost yoktu.&lt;br /&gt;Bugün yeni olan etkenlerden biri de İsrail Devleti’ne karşı olan saldırılar. Bazı hassas tartışmalar anti-siyonizmin antisemitizm olarak anlaşıldığı üzerine kurulu. Bu konu üzerinde saatlerce durulabilir. Bana göre, tarihte bir dönem için anti-siyonist olup antisemit olunamayacağı bir dönem vardı. Devletin kurulması düşüncesine karşı olan birçok Yahudi vardı. Holokost ve 1948’de devletin kurulmasından sonra, bugün anti-siyonist olmak devletin son bulmasını istemek demektir. Bugün her 10 Yahudiden 4’ü İsrail’de yaşamaktadır. Daha net olmak gerekirse %41’i. Kişisel olarak, İsrail olmadan bir Yahudi geleceğini göremiyorum. Bugün kolektif olarak kendilerini anti-siyonist olarak tanımlayanlar, Yahudi geleceğinin olmamasını diliyorlar. Bu bireysel bazda sorun değil; ama kolektif bir tanımlama, sorun yaratıyor. Daha fazlasıyla Hamas ve Hizbullah tarafından İsrail’e şiddetli fiziksel saldırılar da söz konusu. Dışarıda ise bir retorik var. Gazze Savaşı sırasında sokaklardaki pankartları görmeli, insanların nasıl bağırdığını duymalısınız. Bunlar anti-İsrail değil, antisemitti. Taşıdıkları pankartta şu yazıyordu: “Hamas Hamas, Jews to the Gas (Hamas Hamas, Yahudiler gaza)” Bu noktada Yahudi veya İsrailli olmak birbirleriyle değiştirilebilir kavramlara dönüyor. Agresif tutum sadece İsrail’e karşı değil, sana ve bana da karşı. Bu, yeni.&lt;br /&gt;Bugün yeni olan ve mücadelesi zor olan bir başka etken ise, geçmişte antisemitizm ağırlıklı olarak Hıristiyan dünyasında yer alıyordu. Müslümanlar arasında da Yahudilere karşı sert ve olumsuz tutumlar vardı. Bugünün antisemitizmi ise radikal İslam’dan geliyor. Cihat İslam’ından ve bu yeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tony Judt, “Anti-siyonizm ve antisemitizm arasındaki bağ yeni kuruldu. Bu ikisi akıllarda o kadar karışacak ki, dünya antisemitizmin referansları ve Holokost, İsrail’in politik olarak savunma araçlarından biri olacak” diye yazıyor. Bu beyanatı, “ileri” bir Yahudi düşüncesi olarak kabul edebilir miyiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O ve arkadaşları, politik olarak ikna edebilmek için, “Evet. Bu ilerici bir düşünce” diyeceklerdir. Ben bunu reddediyorum. Bunu ilerici olarak görmüyorum; tersine, bu geri bir düşünce ve bir çeşit suçlama. Yahudilere karşı düşmanca bir itham. Yahudiler iyi nedenlerden ötürü İsrail’i desteklemeliler. Yine iyi nedenlerden ötürü antisemitizmin karşısında olmalılar. Bu iki kavram belli dönemlerde bir araya gelir, belli dönemlerde ayrılır. Anti-siyonizmi, antisemitizm olarak kabul edişimiz, İsrail’in varlığının sorgulanmasını istemeyişimizdendir. Bu kabul edilebilir değil. İsrail’in varlığı eleştirilebilecek bir konu değil. Tony Judt’un bu duruşundan geri çekildiğini düşünüyorum. Bu düşünce üzerinde durduğunu artık söylemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hamas’la olan son savaş antisemit ve anti-İsrail tutumu güçlendirdi. Türkiye’de ve bazı Avrupa ülkelerinde antisemit olaylar oldu. Bu olayları yeni antisemitizmle ilişkilendirebilir miyiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben Türkiye’de değildim, dolayısıyla sokaktaki gösterileri görmedim. Ama insanların şoke olduğunu ve rahatsızlık duyduklarını biliyorum. Türkiye’deki olayları yaşamadığımdan bu konuda yorum yapmam doğru olmaz. Benim karşılaştığım gösteriler çok aşırı uçlardaydı. İlk sorunuzda ifade ettiğim gibi, taşınan pankartlar (hepsi değil, bazıları) Yahudiler hakkında korkunç şeyler söylüyordu. “Yahudiler gaza”, Hitler’e övgüler gibi. Kullanılan bu lisanı gördüğümde, bunun antisemit olduğunu biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dünya zor bir ekonomik kriz yaşıyor. Yahudileri kötü durumdan sorumlu tutmak revaçtaydı. Bugün kriz ve antisemitizmin bir ilişkisi olduğunu düşünüyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Tarihten bildiğimiz üzere ekonomi aşağı indikçe, antisemitizm yükseliyor. Son dönemde bazı Avrupa ülkelerinde bir anket gerçekleştirildi. Bu anketi düzenleyen ADL’ydi. Bizi şoke eden bulgulara vardık. Avrupalıların %31’i, ekonomik krizden Yahudilerin sorumlu olduğunu düşünüyor. Belli ülkelerde, İspanya gibi, bu oran çok daha yüksekti. Gerçekte, “Yahudiler son ekonomik krizden sorumlu mu?” Hayır! Yahudiler de bu durumdan mağdur ve zarar gördüler, tıpkı diğer insanlar gibi. “Buna biz mi yol açtık?” Elbette ki biz açmadık. Ama Yahudiler, her ekonomik krizde olduğu gibi, itham ediliyorlar. Ortaçağ’da bir salgın ortaya çıktığında, Yahudiler bunun sorumlusu tutulurlardı, “Kara Ölüm”ü getirirlerdi. Bugün ekonomik bir salgın söz konusu. Kimileri Wall Street’ten bazı Yahudi isimlerini alıyor ve, “İşte! Nedeni bu!” diyorlar. Elbette ki neden bu değil. Bildiğiniz gibi Amerika’nın yeni bir başkanı var, Başkan Obama. Kendisi yakında Türkiye’yi ziyaret edecek. Onun bazı finansman danışmanları Yahudi. Başkan Obama’nın ekonomik krizi dindirme konusunda başarılı olacağını ümit ediyoruz. Eğer başarılı olursa, bu finansal danışmanlarının katkılarıyla olacaktır. Yahudiler bu yüzden prim kazanır mı? Hayır, kazanmamalı. Eğer başarısız olursa da, bizler suçlanmamalıyız. Başkan Obama’ya tavsiye verenler, profesyonel ekonomist olduklarından veriyorlar, Yahudi olduklarından değil. Eğer başarılı olursa, harika! Bu Yahudiler sayesinde mi? Hayır; akıllı ekonomistler sayesinde. Eğer çökersek de, Yahudileri suçlamak haksızlık olur, adil olmaz. Ne var ki Yahudileri suçlayanların çıkacağından şüpheleniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Makalenizde yazdığınız üzere, İsrail’in varlık hakkı eleştiriliyor. Eleştirenlerin dayanak noktası nedir? “Olguları çarpıtmak ve histerik davranmak”tan daha fazlası olmalı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eleştirilerin nereden geldiğini dikkatli bir şekilde incelememiz gerekiyor. Belli kesimlerin nedenleri var ve anlayış geliştirmemiz lazım. Bazı kesimlerde ise durum umutsuz. Örneğin “Neo-Nazi” adlı bir grup var Yahudilerin İsrail’den, her yerden gitmesini istiyorlar. Bu insanlara söyleyebileceğiniz bir şey yok. Onların kafasına girip, düşüncelerini anlayamazsınız. Hatta düşündüklerini bile söylemeyiz. Yahudilere karşı derin bir ırkçı tutkuları var. Eğer kaynak bu ise, bu insanlara karşı kendimizi iyi savunabileceğimizden emin olmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;Bir diğer kaynak, Militan İslam. Bu gruptaki bireyler politik bir ideolojiyi reddediyorlar. Bu toprakla ilgili değil veya anlaşma olasılığını dahi kabul etmiyorlar. Eğer Hamas’ın tüzüğüne bakacak olursanız, Siyon Önderlerinin Protokolleri’nden alıntılar yaptıklarını görürsünüz. Bu insanları müzakere masasına oturtamaz, anlaşamazsınız.&lt;br /&gt;Kimin “eleştirdiğini” bilmek, bizim için çok önemli. Hatta “eleştiri” bile doğru kelime değil. Eğer mesele 1967’de, İsrail’in sınırlarını genişlettiği dönemle başlıyorsa ve barışla ilgilenen muhataplarınız varsa, farklılıkları anlamak ve anlaşmak üzere, bilgece, iyi bir politik düzeyde, müzakere etmek mümkün olabilir.&lt;br /&gt;Eğer üzerinde durduğumuz 1967 değil de 1948 ve İsrail devletinin kuruluşu ise; İsrail, Güney İslam Toprakları’nı işgal etmiş ve varlığı kabul edilemez görülüyorsa, konuşacak bir şey kalmaz. Bu noktada İsrailliler yapması gerekeni yapacaklar ve kendilerini savunacaklardır.&lt;br /&gt;Eğer İsrail’in politikaları veya İsrail’in belirli bir aktivitesi üzerine meşru farklı düşünceleri olanlar varsa, onlarla masaya oturur ve daha iyi bir gelecek için tartışılır. İşte, umut burada saklı.&lt;br /&gt;Anlayacağınız gibi farklı gruplardan insanlar söz konusu ve kökenleri iyi değerlendirmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Siyonizm” İsrail Devleti’nin kuruluşundaki anahtar kelime. Bugün bu kelime insanlara neyi çağrıştırıyor? Endişe duyulan nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Siyonizm iyi bir şekilde başarılı oldu. Birkaç bin yıllık sürgünden sonra Yahudileri anavatanlarına getirdi, atalarının evinde kendi ulusal politikalarını güçlendirecek yeri sağladı, İbraniceyi yeniden canlandırdı, dünya üzerinden gelen Yahudilere yaşayabilecekleri bir yer açtı ve birçok açıdan takdir edilebilecek bir ülke kuruldu. Bu noktada Siyonizm, görevinin büyük kısmını tamamlamış durumda. Bugün birçok İsrailli diyecektir ki, “Elbette İsrailliyim, bir Yahudiyim.” Şunu demeyeceklerdir, “Ben bir Siyonist’im!” Siyonizm’in kurucu ideolojisiyle özdeşmiş durumda değiller; farklı ideolojileri var. Bugün “Anti-siyonist’im” diyen insanlar, artık var olmayan bir olguya karşılar. Bence neye karşı olduklarını açık söylemeliler; çünkü anti-siyonizm dile getirilemeyenlere kılıf oluyor. Karşı oldukları Siyonizm değil de, Yahudilerin kolektif bir biçimde atalarının topraklarında olmaları ve bunu koruyacak güçlü bir orduya sahip olmaları olabilir. İnsanlar, ölmüş Yahudilere sempati gösterebilirler. Birçok kişi güçlü Yahudilerle nasıl özdeşleşeceğini bilmiyor; bir ülke kuran ve onu koruyan Yahudilerle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İsrail’i eleştirmek ve antisemitizm arasında ince bir çizgi olmalı. Yahudi devleti ve Yahudi kimliği arasında sıkı bir bağ söz konusu. Antisemit yaklaşımlara karşı cevap verirken, karşılaştığınız zorluklar nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Makalemde yazdığım üzere, kendilerini anti-Siyonist olarak tanımlayan Yahudiler beni mutsuz ettiler. Bazıları çok agresif bir biçimde anti-Siyonist. Bunu düşmanlarımıza yardım etmemek için bilinçli bir şekilde söylemiyorlar; ama sonuçta düşmanlarımıza yararlı oluyorlar. Noam Chomsky, Newman Finkelstein, Tony Judt gibi... Bunu iğrenç buluyorum ve sert bir biçimde eleştiriyorum. Bu sayede ünlü olmadım ama sorun değil. Makalem büyük bir tartışma yarattı ve bu iyi sanırım. Bildiğiniz gibi, İngiltere’de, son yıllarda İsrailli akademisyenleri boykot etmek üzere bir girişim söz konusu. Boykotun bazı liderleri Yahudi. İsimlerine makalemde yer verdim. Bazıları çirkin şeyler yazdı. Bu beni meşgul ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Makalenizde, “Kavgam”ın yeni Türkçe çevirisinin, İstanbul ve Türkiye’deki diğer şehirlerdeki  satışını örnek olarak veriyorsunuz.  2005 yılında 100,000 kadar kopya sattı. Hitler’in ideolojisini, Yahudilere karşı sözlü saldırılarını okumaya insanlar neden meraklı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Araştırmalarım sırasında Türkiye’de bu kitabı yayınlayan on bir yayınevinin oluşunu keşfettiğimde, şoke oldum. Çok etkilendim bundan. Bu korkunç bir kitap ve sadece bir katilin, sayılamayacak kadar zararlara yol açan bir kitabı olmakla da kalmıyor. Çok kötü yazılmış bir kitap. Türkçe tercümesinin nasıl okunduğunu bilemiyorum. Almancasını ve İngilizce tercümesini okudum. Çok ağır ve okunması rahatsızlık veriyor. 2005’te Türkiye’de bu kitabı satan alan 100,000 kişinin, aslında ne kadarının bu kitabı okuduğunu merak ediyorum. “Kavgam”ı, rafa bir sembol olarak da koymuş olabilirler. Bu kitapla ne yaptıklarını bilmek ilginç, hatta önemli. Bu utanç verici bir kitap, tam bir yüz karası. Neden satın alıyorlar? Cevabını sembolik bir nedenle açıklayabiliyorum. Neyi sembolize ediyor? 3. Reich’de vücut bulan, Yahudilere karşı ölüm arzusunu sembolize ettiğini düşünüyorum. Bugün, “Kavgam”ı satın alan insanlar, ölüm isteğini paylaşıyorlar. Bu korkunç bir soru gerçekten. Korkarım ki cevabım “evet, bunu paylaşıyorlar”. Başka türlü neden satın alındığını açıklayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki, basit bir merak olamaz mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet; ama bu kalın kitabı okumaktansa Hitler’le ilgili birçok farklı yoldan bilgi edinebilirsiniz. Elbette bir kitabı okumanın hiçbir zararı yoktur. Basit bir merak, entelektüel hayatın bir parçası. İnsanları zihinlerini açmaktan alıkoymak istemeyiz. Eğer insanlar kitabı bu nedenle okuyorlarsa, araştırmacılar gibi, yine de zamanlarını daha iyi değerlendirecek bir yol bulabileceklerini düşünüyorum. En azından sonuç olarak Nazi antisemitizmini anlayacaklarını ve kendilerini bundan uzak tutacaklarını umut ediyorum. Umarım böyle insanlar vardır. Peki, 100,000 kişi kitabı bu nedenden ötürü mü satın aldı? Bilemiyorum...&lt;br /&gt;Şu anda üniversitede “antisemitizmi anlamak” adlı bir ders veriyorum. Öğrencilerime bir seçki sunuyorum. Tüm kitabı okumalarını istemiyorum, sadece bir bölümünü okumaları yeterli. Öğrenmelerini ve Hitler’in düşüncelerine ve soykırımla sonuçlanan hareketine karşı içgörü kazanmaları istiyorum. Elbette bu nedenden ötürü “Kavgam” okunabilir; ama diğer olasılıklar tüylerimi ürpertiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alvin H. Rosenfeld kimdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Alvin H. Rosenfeld, İngilizce profesörü ve Bloomington Indiana Üniversitesi’nde Yahudi Kültürü ve Sanatları Enstitüsü’nün direktörüdür. Yazdığı iki kitabın yanı sıra, üç kitabın editörlüğünü üstlenmiş ve bir çevirisi vardır. Holokost ve Soykırım Araştırmaları dahil, birçok akademik derginin editör kurulunda yer almıştır. Anti-Defamation League ve American Jewish Committee’nin aralarında bulunduğu çeşitli Yahudi organizasyonu ve kuruluşlarının yönetim kurulunda bulunmuş ve eğitim danışmanlığı yapmıştır. Çalışmalarından ötürü Indiana Üniversitesi’nden iki ödül almıştır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Söyleşi: David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 18 Mart 2009, 25 Mart 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-3771985837779176176?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/3771985837779176176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/indiana-universitesinden-prof-alvin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3771985837779176176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/3771985837779176176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/indiana-universitesinden-prof-alvin.html' title='Indiana Üniversitesi’nden Prof. Alvin Rosenfeld: &quot;Antisemitizm küresel bir boyut kazandı&quot;'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8616928449249862708</id><published>2009-03-25T00:02:00.001+02:00</published><updated>2009-04-27T00:10:17.231+03:00</updated><title type='text'>Darwin’in sevgili sülükayaklıları</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Bu sene &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Darwin&lt;/span&gt;’in doğumunun 200. ve &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;Türlerin Kökeni &lt;/span&gt;adlı eserini yazışının 150. yıldönümü. Dünya, Darwin’in kuramlarını tartışmaya ve bilimsel metodoloji çerçevesinde geliştirmeye devam ediyor. Bizim ülkemizde ise, Darwin’in &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;Bilim ve Teknik &lt;/span&gt;dergisi için hazırlanan özel dosyası &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;TÜBİTAK &lt;/span&gt;tarafından sansüre uğruyor. Böylelikle Darwin’in teorilerini tartışacağımız yerde sansürü konuşuyor ve&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Atatürk&lt;/span&gt;’ün manevi mirası olan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bilim ve akıl&lt;/span&gt;” yolundan vermemiz gereken mücadele biraz daha artıyor.&lt;br /&gt;Bu sansür medyamızda genişçe yer buldu ve bulmaya da devam edecek gibi... Ben ise köşemi Charles Darwin ve kuramının ilginç yönlerine ayırmak istiyorum.&lt;br /&gt;Ailesinde türlerin kökeniyle ilgilenen ilk kişi, aslında Charles Darwin değildir. Onun büyükbabası &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erasmus Darwin&lt;/span&gt; hem doktor, hem bilim adamı, hem de türlerin kökeniyle ilgilenen bir yazardı. Baba &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Robert Darwin&lt;/span&gt; de döneminin sayılan doktorlarından biri olup, bitkilere özel bir ilgisi vardı. Aile geleneği olan hekimliğin devam ettirilmesi Charles Darwin ve ağabeyi &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ras&lt;/span&gt;’dan da istenir; fakat ikisi de tıp eğitimini yarıda bırakır. Charles Darwin kiliseye din adamı olmaya yönlendirilir; fakat din adamı olma yolundaki çalışmaları, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beagle &lt;/span&gt;gemisiyle çıkacağı beş yıllık dünya gezintisiyle sonlanır.&lt;br /&gt;Beagle gemisinin görevi, İngiltere için denizcilik haritalarını geliştirmektir ve bu yolculukta Büyük Okyanus’ta ekvatordaki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Galapagos Adaları&lt;/span&gt;’na olan kısa ziyaret, ileride Darwin dile getireceği üzere, fikirlerinin temelini oluşturur. Adada, başka hiçbir yerde yaşamayan, türlerinin tek örneği olan bitki ve hayvanlarla karşılaşmıştır.&lt;br /&gt;Beş yıllık sefer boyunca &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;770 sayfalık bir günlük, jeoloji ve zooloji üzerine hacimli defterler &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;binlerce kuş, bitki, böcek&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ve kaya örnekleri&lt;/span&gt; toplamıştır. Bu birikimi kitaplara dökmek ise on yılını alacaktır. Darwin, ciltler dolusu kitaplar yayımlar, türlerin kökenine dair vardığı sonuçları ise elinde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yirmi yıl&lt;/span&gt; bekletir ve geliştirir. Bu süreçte, doğa tarihi konusunda meslektaşlarından &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alfred Russel Wallace&lt;/span&gt;, fikirlerini yayımlatmaya hazırlarken, Darwin’den bağımsız olarak doğal seçilim kuramını oluşturmuş ve büyük bir saygı duyduğu Darwin’e makalesini göndermişti. Bilimsel etik açısından Darwin ikilemde kalır ve ikisinin çalışmaları &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Linne Derneği&lt;/span&gt;’nde ortak bir bildiriyle sunulur. Wallace ve Darwin arasında, bilim adamlarına yakışan bir dostluk gelişir.&lt;br /&gt;Darwin türlerin oluşumuna dair kuramını yayımladığında, 19. yüzyıl toplumunu kökten sarstı. Darwin’in vardığı sonuçlar özetle,&lt;br /&gt;- Dünya’nın tarihi milyonlarca yıl geriye uzanmaktadır.&lt;br /&gt;- Türler değişebilir.&lt;br /&gt;- Popülasyonlar ata türlerden yaratıldıklarında çeşitlilik oluşur.&lt;br /&gt;- Küresel ve yerel çevre sürekli değişir; yaşam değişken koşullara ayak uydurmak zorundadır.&lt;br /&gt;- Organizmalar çok ince farklılıklarla doğar.&lt;br /&gt;- Organizmaların özellikleri yavrulara aktarılır.&lt;br /&gt;- Yaşam bir hayatta kalma mücadelesidir.&lt;br /&gt;- Organizmaların hayatta kalmalarını ve çevrelerine uyum göstermelerini sağlayan farklılıklar sonraki nesillere aktarılır ve sonunda doğal seçilim yoluyla yeni türler evrimleşir.&lt;br /&gt;Elbette bu sonuçlar, dogmatik bir öğreti olan “türler değişmez” ilkesiyle çelişir; evrim kuramı, manevi inançların özüne bir saldırı olarak görülür. &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Türlerin Yaratılışı&lt;/span&gt; adlı kitabının ancak &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;on üç yıl &lt;/span&gt;sonraki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;altıncı &lt;/span&gt;baskısında “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;evrim&lt;/span&gt;” kelimesini kullanır. Oysa Darwin bir bilim adamının yapması gerekeni yapmıştır; “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gözlem ve deney yapmayı bırakmak zorunda kaldığımda, öleceğim&lt;/span&gt;” sözü ona aittir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bilim aşkı nelere kadir... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı araştırmalar sırasında, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;teknelerin altlarından su böceklerini toplaması için bir işçi tutmuştu; fakat adamın topladığı örnekleri rüşvet karşılığı rakip bir koleksiyoncuya verdiğini öğrenince adamı öfkeyle kovmuştu.(1)&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;Oğlu &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;William &lt;/span&gt;doğduğunda, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;William’ın beşiğinde dikkatle bakıyor ve bebeğin Londra hayvanat bahçesindeki Jenny isimli bir orangutanınkine benzettiği yüz ifadelerine ilişkin sayfalar dolusu not alıyordu. &lt;/span&gt;(2)”&lt;br /&gt;Bilim adamı olmak kolay değil. Darwin’e, kuramını yayımladığı dönemde birçok kişi “din” temeline dayanarak karşı çıkmıştı. Bunun bir örneğini yaşamak, biz 21. yüzyılın bireylerine de nasip oldu (!) Halbuki inanç bireyin vicdani tercihidir ve dinle bilimi karıştırmamak lazım.&lt;br /&gt;Bu yazıya, (1) ve (2) numaralı alıntılara kullandığım kaynak, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Yaşamöyküsü Dizisi’&lt;/span&gt;nden &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Darwin – Evrimin Devrimi &lt;/span&gt;(Kasım 2004) adlı kitap. Bu kitap TÜBİTAK’ın yayın programında kalır mı, bilemiyorum. Aksini düşünmek için ne yazık ki nedenlerimiz var.&lt;br /&gt;Son olarak yazının başlığına değinirsek... Darwin &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Türlerin Kökeni&lt;/span&gt; adlı kuramına yayına beklettiği süreçte sülükayaklılar üzerine bir çalışmaya girdi. Darwin’in 1840’larda yazdığı mektuplarda ve notlarda sık sık “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;benim sevgili sülükayaklılarım&lt;/span&gt;” ifadesi geçer... O sülükayaklılara&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 8 yılını&lt;/span&gt; verdi ve bu konuda yazdığı kitap, günümüzde hâlâ bir otorite kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Darwin’in 200. doğum yılı kutlu olsun... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 25 Mart 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8616928449249862708?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8616928449249862708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/03/darwinin-sevgili-sulukayakllar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8616928449249862708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8616928449249862708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/03/darwinin-sevgili-sulukayakllar.html' title='Darwin’in sevgili sülükayaklıları'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-5299790148766040024</id><published>2009-03-11T00:47:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T00:49:26.282+03:00</updated><title type='text'>Antisemitizm veya İslamofobi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Antisemitizmle ilgili haberler gazetemizde sıkça yer almakta. 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Yahudilere karşıt tutum din temeline dayalı kalırken, II. Dünya Savaşı öncesinde antisemitizm, ırk temeline dayanmaya başladı. Bugünde Yahudi dinine, ırkına, kültürüne veya milletine karşı duyulan düşmanlık olarak kabul edilmekte. Kavramları derin bir şekilde inceleyebiliriz; ama yazımdaki amacım bu değil. Söz konusu olan ayrımcılık ise, insan üzerine çizilen harita keskin sınırlarla, çok detaylı olabiliyor.&lt;br /&gt;Yeni yılla birlikte Ortadoğu’daki savaş, önce çok şiddetli bir İsrail karşıtlığı olarak tepkilere yol açtı. Bu karşıtlığın içinde ne yazık ki Yahudi düşmanlığına varan örneklerle de karşılaştık. Ateşkes süreciyle birlikte de medyada antisemitizme karşıt birçok yazı ve tepki yer aldı. Toplum olarak bu süreci yaşamak zor. Kimliğinizin önemli bir parçası hedefte olduğu üzere, hayatınız çok farklı bir boyutta etkileniyor. Bu iş, eğitim veya özel hayatınızla ilgili bir konu da değil sonuçta. Bir yerde geçmişi ve yarınınızı kurduğunuz aidiyet, varlığınız üzerine. Bilhassa birçok genç dostumun hayatlarını yurt dışında kurmaya yönelmelerini anlıyorum. 1934 Trakya Olayları, 1942 Varlık Vergisi, 5-6 Eylül Olayları’nı anlayıp bugünün gençlerine daha iyi bir ortam sunma ödevini yerine getirmesi gerekenler bizler değildik sonuçta. Yarın Ortadoğu’da yeni bir savaş çıksa veya Türkiye’yi azınlıkları konusunda aleyhte etkileyecek bir gelişme olsa, ne olacak? Şimdiyi yaşarken, yarına dair bir güvensizlik, endişe var. Basının tutumu, gelecek e-postaların karakteri, şehrin panolarına asılabilecek ilanların rengi belli. Acil durum geçmekte ve yüksek tansiyon düşürülmekte olabilir; ama antisemitizmi açığa çıkaran faktörler yerinde duruyor.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Antisemitizm konusunda hassasiyet gösteriyorum. Bu nedenledir ki, geçtiğimiz haftalarda yazıştığım bir okurumuzun mektubunda bir bölüm özellikle dikkatimi çekti. Okurumuz diyor ki:&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben savaş boyunca sizin gazetenizi takip ettiğim gibi, Haaretz, Jerusalem Post gibi gazeteleri de takip ettim. Haberlerin altındaki okuyucu yorumlarını da okudum. Orada Türkiye hakkında yazılanları da okudum. Bilmiyorum siz o yorumlara hiç baktınız mı? Eğer bakmadıysanız lütfen siz de okuyun. Ve dünyanın her yerinden Yahudilerin gönderdiği o yorumların Müslümanlar ve ülkemiz hakkında ne yazdıklarına bakın. Antisemitizmden şikayet ediyorsunuz ve haklısınız. Ben de o yorumların içinde yüzlerce anti-islamist yorum okudum.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;O yorumların bir kısmını okudum. Etki ve tepki birbirini izliyor. İnternet “anti” eğilimlere yeni bir boyut kazandırıyor. Vicdani bir mesele olan inançların hedef alındığı yerde, “anti-“ ekinden sonra gelen kelime bir farklılık yaratmıyor. Gerek dine karşı düşmanlığın ne demek olduğunu bildiğimden gerekse de Türkiye’nin bir parçası olup İslam’ı tanıdığımdan ötürü, okurumuzun hassasiyetini çok iyi anlıyorum, paylaşıyorum.&lt;br /&gt;Okurumuzun “Anti-İslamist” olarak paylaştığı tutum, “İslamofobi” olarak  literatürdeki yerini 1980’lerin sonlarında aldı; özellikle 11 Eylül Saldırısı’ndan sonra gündeme taşındı. Halbuki terörün dinle ilişkilendirilmesi ne kadar yanlış. Türkiye’de doğdum, Yahudi bir kimliğim var ve İslamiyeti tanıyorum. Farklı dinlere mensup olmak, dostluklar kurmaya, dünya görüşümüzü geliştirmeye, farklı gelenek ve görenekleri paylaşmaya hiçbir zaman engel olmadı.&lt;br /&gt;Antisemitizmin olduğu kadar İslamofobi’nin de karşısındayım. Türkiye için İslamofobi anlaşılabilir ve mücadele edilmesi gereken bir konu. Bir noktadan sonra ise, ister antisemitizm olsun isterse Zenofobinin (yabancı korkusu, düşmanlığı) herhangi bir türü, durulması gereken temel prensiplerde bir farklılık göremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom,  11 Mart 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-5299790148766040024?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/5299790148766040024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/03/antisemitizm-veya-islamofobi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5299790148766040024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/5299790148766040024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/03/antisemitizm-veya-islamofobi.html' title='Antisemitizm veya İslamofobi'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-9185725165024004486</id><published>2009-03-04T00:52:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T01:01:05.145+03:00</updated><title type='text'>Ahlâki bir varoluşun özü olarak bencillik</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ayn Rand, pek çok otorite tarafından yirminci yüzyılın en önemli düşünürleri arasında sayılmakta. Özellikle objektivizm felsefesiyle tanınan yazar, “Bencilliğin Erdemi” adlı yapıtında, bencillik kavramını ele almakta. Rand’a göre, “kendi çıkarını düşünmek” ahlaki bir varoluşun özü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanın değerlere ihtiyacı var mıdır, şayet varsa insanoğlu onlarsız neden yaşayamaz?&lt;br /&gt;- Etik sübjektif bir lüks müdür, yoksa objektif bir gerçeklik midir?&lt;br /&gt;- Kişi aşağıdaki durumlarda olan bir adama yardım etmek için kendi hayatını tehlikeye atmalı mıdır?&lt;br /&gt;a) boğulan&lt;br /&gt;b) ateş ortasında mahsur kalan&lt;br /&gt;c) hızla giden bir kamyonun önünde kalan&lt;br /&gt;d) bir uçurumda asılı duran&lt;br /&gt;- İki kişinin aynı işe başvurduğunu varsayın. Bunlardan biri sadece işe alınacaktır. Bu çıkar çatışmasına bir örnek midir ve bir kişinin çıkarı diğerinin çıkarının feda edilmesi pahasına başarılmakta değil midir?&lt;br /&gt;- “Herkes gerçekten yapmak &lt;span style="font-style: italic;"&gt;istediğini &lt;/span&gt;yapmaktadır, öyle olmasaydı yapmazdı” veya “Hiç kimse gerçekten kendini feda etmemektedir. Her amaçlı hareket, yapanın istediği bir değer veya amaç ile motive edildiğinden, kişi ister farkında olsun ister olmasın, daima &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bencilce &lt;/span&gt;davranır.” Bu iki cümleden hareketle soru şu: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;herkes bencil değil midir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu beş soru ve daha fazlasının yanıtlarını Ayn Rand, “Bencilliğin Erdemi (The Virtue of Selfishness)” adlı kitabında tartışmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ayn Rand kimdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ayn Rand (1905-1982), Rus-Amerikan bir yazar, filozof ve oyun yazarıdır. Rand, “Objektivizm” denilen felsefi sistem kurucusu olarak tanınır.&lt;br /&gt;Rand, St. Petersburg Rusya’da doğdu. Yahudi bir ailenin üç kızının en büyüğüydü. Ailesi agnostik ve dine karşı ilgisizdi. Babası bir kimyager ve başarılı bir eczacı olduğundan ötürü, Yahudi Yerleşim Bölgesi’nin dışında yaşayabilmeye hak kazandı. 1917 Rus İhtilali’nde Bolşevikler Parti’nin yükselmesiyle, aile hayatı parçalandı. Leningrad Üniversitesi’nde sosyal pedagoji bölümünde tarih, felsefe, filoloji ve hukuk okudu. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Edmond Rostand, Friedrich Schiller&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fyodor Dostoyevski &lt;/span&gt;başlıca okuduğu yazarlardı ve özellikle &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nietzsche&lt;/span&gt;’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı yapıtından etkilendi. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aristoteles&lt;/span&gt;’i gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak kabul etti. 1924’te mezun olduktan sonra Sinema Sanatları Enstitüsü’nde oyun yazarlığı eğitimi aldı.&lt;br /&gt;1925’in sonlarında Amerika’daki akrabalarını ziyaret edebilmek için vize aldı. New York’ geldiğinde 21 yaşındaydı ve bu şehir 1951’den itibaren onun evi oldu. Chicago’da kısa bir zaman kaldıktan sonra, Sovyetler Birliği’ne dönmeme kararı alarak, senarist olabilmek amacıyla Hollywood’a gitti. Hollywood’da küçük işler aldı ve ancak temel giderlerini karşılayabildi. Yönetmen &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cecil B. DeMille&lt;/span&gt;’in “The King of Kings” adlı filminde çalışma şansını yakaladı ve orada elli yıl evli kalacağı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Frank O’Connor&lt;/span&gt; ile tanıştı. Rand, 1931’de Amerikan vatandaşı oldu.&lt;br /&gt;1932’de “Red Pawn” adlı senaryosu ile başarıyı yakaladı. 1936’de yarı otobiyografik bir eser olan “We the Living (Biz Yaşayanlar)”i, 1938’de “Anthem (Ben)”i yayımladı. Rand’a esas başarı ve ünü getiren çalışması ise 1943’de yayımlanan “The Fountainhead (Hayatın Kaynağı)” adlı romanı idi. En büyük eseri ise 1957’de çıkan “Atlas Shrugged (Atlas Vazgeçti)” oldu. Kitap, objektif felsefeyi en iyi ve bütün şekliyle anlattığı romanıdır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nathaniel Branden, Alan Greenspan&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Leonard Peikoff &lt;/span&gt;ile birlikte 1950’lilerden itibaren objektivist hareketi başlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Objektivizm ve “Bencilliğin Erdemi”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ayn Rand’ın politik görüşleri, hem teorik çalışmalarına hem de romanlarına yansıdı. Bireyselliği, laissez-faire kapitalizmini, anayasal güvencede olan yaşam hakkını, özgürlüğü ve mülkiyet anlayışını ön plana çıkarttı. Faşizm, komünizm, kolektivizm ve statizme katı bir biçimde karşı çıktı. Düşünceleri ve felsefe çalışmaları çelişkili olsa da çalışılmış, felsefesi filozof akademisyenlerce büyük ölçüde kabul görmemiştir.&lt;br /&gt;Plato Yayınları’ndan&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Nejdet Kandemir&lt;/span&gt;’ce dilimize kazandırılan “Bencilliğin Erdemi” adlı kitapta Ayn Rand’ın 1962-1964 yıllarında Objektivist Newsletter’de yayımlanmış denemeleri biraraya getirildi. Kitapta yer alan metinlerin 14’ü Ayn Rand’a, beşi ise psikoterapist Nathaniel Branden’e ait.&lt;br /&gt;Kitabın sunuşunda, popüler kullanımıyla “bencillik” kelimesinin, kötülükle eş anlamlı tutulduğunu dile getiren Rand, okura objektivist felsefesinin penceresinden farklı bir bakış açısı kazandırmakta. Zira “bencillik” kelimesinin tam anlamı ve sözcük tanımı “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;kişinin kendi çıkarıyla ilgilenmesi&lt;/span&gt;”dir. Objektivist etik bu kavramı en doğrudan ve saf anlamında kullanmaktadır. “Bencilliğe saldırı, insanın kendisine olan saygısına yapılan bir saldırı demektir ve birini teslim etmek, diğerini de teslim etmektir” der Ayn Rand.&lt;br /&gt;Kitapta “Objektivist Etik”in ne olduğu ilk bölümde aktarılıyor. Ardından “Herkes Bencil Değil midir?”, “İnsan Hakları”, “Zevk Almanın Psikolojisi”, “Irkçılık” gibi konular ele alınıyor.&lt;br /&gt;“Ayn Rand’ı Hatırlamak” başlıklı makalesinde, “Farklı görülebilen birey, Rand’a göre yaratıcı birey’dir ve başlangıcından günümüze dünyada insanlık açısından kayda değer ne varsa, hepsi yaratıcı bireyin eseridir. Ama bu yaratıcı birey, insanlığın tarihi boyunca kitle psikolojisinden kaynaklanma sıradanlığı hep bir hasım olarak karşısında bulmuş ve kendini yerleşik kılmak isteyen hiçbir toplumsal düzen ya da sistem, hayatı hep farklı görmekten yana olan, eleştirel düşünce sahibi yaratıcı ile barışık olmamıştır” cümleleriyle Ayn Rand’ın felsefesini ele alıyor &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ahmet Cemal&lt;/span&gt; (Cumhuriyet, 1 Ocak 2009) ve Rand’ın “Atlas Vazgeçti” ile, “20. ywüzyılın ortalarında 21. yüzyılın romanını yazdığını” dile getiriyor. “Bencilliği Erdemi” adlı eserde sıkça “Atlas Vazgeçti”ye atıfta bulunuluyor ve Rand’ın düşünceleri kısa denemeler halinde okurla buluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kitaptan alıntılar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ayn Rand’ın felsefini tanımak için, yazarın romanlarını okumak iyi bir başlangıç olabilir. On dokuz farklı denemeden oluşan “Bencilliğin Erdemi” de, akıcı bir dilde çevrilmiş, çeşitli örneklerle, rahatlıkla okunulabilecek nitelikte.&lt;br /&gt;Ayn Rand (AR) ve Nathaniel Branden’den (NB) bazı alıntılar:&lt;br /&gt;“Sevmek değer vermektir. Sadece akılcı ve bencil, kendine saygısı olan bir kişi sevebilir – çünkü o sağlam, tutarlı, tavizsiz, ihanet edilmemiş değerlere sahip olan tek kişidir. Kendisine değer vermeyen bir kişi hiçbir şeye veya hiçbir kimseye değer veremez. (AR)”&lt;br /&gt;“Sevgi ve arkadaşlık tamamen kişisel, bencil değerlerdir. (...) Kişi, sevdiği kişinin sırf mevcudiyetinden dolayı kişisel, bencil bir zevk duyar. Kişinin sevgide aradığı, ondan çıkardığı ve kazandığı şey kendi kişisel, bencil mutluluğudur. (AR)”&lt;br /&gt;“Geniş anlamda insanın yaşamdan zevk almasını sağlayan beş (birbiriyle bağlantılı) alan vardır: üretken iş, insani ilişkiler, eğlence, sanat, seks. (NB)”&lt;br /&gt;“İnsanın kendisine sunabileceği çeşitli zevkler arasında en muhteşem olanı gururdur – kendi başarılarından ve kendi karakterinin yarattıklarından aldığı hazdır. Kişinin bir başka insanın karakteri ve başarılarından aldığı zevk &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hayranlıktır&lt;/span&gt;. Bu iki kavramın (gurur ve hayranlık) birleşmesinin en yüksek ifadesi romantik aşktır. Onun kutlaması ise, sekstir. (NB)”&lt;br /&gt;“Herhangi bir şey ‘gri’ olarak tanımlanmadan önce siyah ve beyazın ne olduğu bilinmelidir. Ahlâk alanında bu, kişinin ilk olarak neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlaması anlamına gelmektedir. Ve bir insan, bir alternatifin iyi, diğerinin kötü olduğunu bilirse, bir karışımı tercih etmesinin gereği kalmaz. Kişinin kötü olarak bildiği bir şeyin herhangi bir miktarını tercih etmesinin hiçbir gerekçesi olamaz.”  (AR)”&lt;br /&gt;“Bilim, sadece, insan hayatını ilerlettiği, zenginleştirdiği ve koruduğu için bir değerdir. Bu anlam dışında bir değere sahip değildir. Bu anlam dışında hiçbir şey bir değere sahip değildir. Ve ‘insan hayatı’ münferit insanların tek, spesifik, alternatifi olmayan hayatları anlamına gelir. (AR)”&lt;br /&gt;“Hükümet, insanları suçlulardan korumak için kurulmuştur ve anayasa, insanı hükümetten korumak için yazılmıştır. (AR)”&lt;br /&gt;“Yeryüzündeki en küçük azınlık bireydir. (AR)”&lt;br /&gt;“Irkçılık kolektifçiliğin en aşağı, en ilkel şeklidir. (...) Kişinin erdemlerini onun ırk orijinine atfetmek, kişinin, erdemlerin nasıl kazanıldığına dair hiçbir bilgiye sahip olmadığını ve çoğu kez de, bu erdemleri kazanamadığını itiraf etmesidir. (AR)”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 4 Mart 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-9185725165024004486?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/9185725165024004486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/03/ahlaki-bir-varolusun-ozu-olarak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/9185725165024004486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/9185725165024004486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/03/ahlaki-bir-varolusun-ozu-olarak.html' title='Ahlâki bir varoluşun özü olarak bencillik'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8098424817110223263</id><published>2009-02-25T12:56:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T13:01:46.475+03:00</updated><title type='text'>Hem Türk, hem Yahudi</title><content type='html'>İnsan nerede, hangi ailede, zamanda, dinde, renkte veya cinsiyette dünyaya geleceğini seçemiyor. “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kader&lt;/span&gt;” kelimesi belki de burada en çok anlamını kazanıyor. İnsan haklarının daha ilk maddesi ise insanlar arası eşitliğin doğuşla beraber başladığını bildiriyor. Oysa bu eşitlik, pratiğe döküldüğünde, genelde ve özelde ne ölçüde var, tartışılır.&lt;br /&gt;Türkiye’de eğer Müslüman bir ailede doğsaydım ve Müslüman kültürüne ait bir isim taşısaydım, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Türk&lt;/span&gt;” kimliğim sorgulanır mıydı, merak ediyorum. Böyle bir yazıyı kaleme alır mıydım?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Edhem Eldem&lt;/span&gt;’in dediği gibi, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;içinde yaşadığımız toplumun kimliği by default (varsayılan olarak) Türk ve Müslüman kimliktir (Şalom, 28.11.2007).&lt;/span&gt;” Dolayısıyla Yahudi ve Türk kelimeleri yan yana geldiğinde varsayılanın dışına çıkılmış, daha çok atipik, hatta çelişkili bir durum söz konusu oluyor sanki.&lt;br /&gt;Son dönemde bir kez daha şu soruyu içeren bir okur mektubu aldım: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Bir kişi hem Türk, hem de Yahudi olabilir mi?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben de okurumuzla olan yazışmamızda verdiğim yanıttan yola çıkarak, bu haftaki köşemde bu konuya değinmek istedim.&lt;br /&gt;Kavramları ele alırken, sade ve net olmaktan yanayım.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Türk Dil Kurumu&lt;/span&gt;’nun internet sözlüğünü (www.tdk.gov.tr) baz alırsak:&lt;br /&gt;Türk, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse&lt;/span&gt;” ve hemen yanında verilebilecek en güzel örneklerden biri, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne mutlu Türk’üm diyene! -Atatürk&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;Yahudi, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hz. Musa’nın dinine bağlı olan kimse, Musevi, semitik.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;Sonuç, çelişkiye yer bırakmayacak açıklıkta. Yahudilik bir dindir, vicdani bir meseledir. Türk olmaksa bir halka mensup olmayı ifade ediyor. Kaldı ki, cemaatim beş yüz yılı aşkın bir süredir bu topraklarda. Anayasanın 66. maddesi ise tartışmasız bir netlikte: “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür&lt;/span&gt;”.&lt;br /&gt;O zaman bana yöneltilen sorunun, farklı bir dine mensup olmakla vatandaşlık arasındaki çelişki, kafa karışıklığı nereden doğuyor? Kanaatimce “Türk” kelimesine yüklenen &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ırksal &lt;/span&gt;yönden. Örneğin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ojalvo &lt;/span&gt;soyadının araştırmaya kalkarsam, köklerini İspanya’da bir köyde bulabilirim. Elde edeceğim bilgiler birçok açıdan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;zenginliktir &lt;/span&gt;ve bana bir üstünlük &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sağlamaz&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;Herkes bir geçmiş yolculuğuna çıkabilir; ama 70 milyonun içinde kaç kişi kendini Orta Asya’da bulacaktır?&lt;br /&gt;Bir zamanlar &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hitler&lt;/span&gt;’in diktatörlüğündeki Almanya köklerini bulma çabasına girmişti; ama bir “üstün ırk” anlayışı içinde toplumunu parçalayarak, yok ederek, insanlık adına ağır sonuçlarla.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Irkçılık, kötüdür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kimlik, elbette basite indirgenebilecek bir kavram değil. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Öznel yönü bir zenginlik, toplumsal yönü bütünleştirici olmalıdır.&lt;/span&gt; Farklılıkların ne amaçla dile getirildiğinin ayırdına varmak, olası provokasyonları görmek gerekiyor. “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hoşgörü&lt;/span&gt;” değil “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;eşitlik&lt;/span&gt;” adına kucaklamamız gereken temeller aslında uzakta değil. Ülkemizin kuruluş temellerine, laikliğe bakmak ve bu yolda ısrarcı olmak yeterli.&lt;br /&gt;Bir kişi hem Türk hem Yahudi olabilir.&lt;br /&gt;Küçük bir tarih bilgisiyle yazımı sonlandırmak isterim. İslamiyet öncesi Türklerde, 740’lı yıllarda, Yahudiliği benimsemiş olan bir topluluk vardı.&lt;br /&gt;Onlar, Hazar Türkleriydi.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 25 Şubat 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8098424817110223263?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8098424817110223263/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/02/hem-turk-hem-yahudi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8098424817110223263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8098424817110223263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/02/hem-turk-hem-yahudi.html' title='Hem Türk, hem Yahudi'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-6442445649005963291</id><published>2009-02-11T13:01:00.001+02:00</published><updated>2009-04-27T13:05:53.942+03:00</updated><title type='text'>Son olaylar beni nasıl etkiliyor?</title><content type='html'>Ortadoğu’da ateşkes sağlanalı yaklaşık bir ay oldu; fakat savaşın etkileri sürmeye devam ediyor. Yazımda, bu sürecin bana yansıyan boyutuna değinmek istiyorum. Çeşitli gazetelerde yer alan haberler, olumlu ve olumsuz köşe yazıları, antisemitizme varan pankartlar, yüzlerce e-posta gözümün önünde.&lt;br /&gt;Savaşa dair duyduğum(uz) tepkiyi, sadece sivillerin değil, her kesimden “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;insan&lt;/span&gt;”ın ölümünün yarattığı üzüntüyü ifade etmeye çalıştım, çalıştık. Kimileri açıklama yapmama geren kalmadan duygularımı anlayabilirken, kimisi için sadece “Yahudi” olmamız bu süreçte “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;suçlu&lt;/span&gt;” sayılmamız için yeterli bir nedendi. Yine de bir noktada içgörü geliştirmeye çalışıyorum. “Yahudi” görünmeyen bir canavar mı, yoksa bir dini temsil eden bu kelimeyi kullanırken kimi insanlar ne dediklerinin farkında değil mi?&lt;br /&gt;Bana en çok yöneltilen iki soruyu ele almak istiyorum.&lt;br /&gt;İlki, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“İsrail’in tutumu hakkında ne düşünüyorsun?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Az önce de belirttiğim gibi, sadece sivillerin değil, “insan”ın tıbbi sebepler dışında öldüğü, öldürüldüğü her neden için hassasiyet göstermemiz gerekir. İsrail’in de, tıpkı diğer ülkeler gibi, kendini savunma hakkı vardır; ama bu savunma, böylesine yıkıcı sonuçlar doğurmamalıydı. En yakın dostlarımla tartışırken bile İsrail’i özel olarak savunmadığımı belirttim. Yine de Yahudi olduğum için ve İsrail de bir Yahudi devleti olduğu için, “tarafsız” olamayacağıma kanaat getirenler çoğunlukta. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oysa ölüm söz konusu olduğunda taraf olmaktan bahsedilebilir mi? &lt;/span&gt;Evet, edilebilir. O da “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yaşam&lt;/span&gt;”ın ta kendisidir. Bu yüzdendir ki ateşkes haberini bir sevinçle karşıladık, bu yüzdendir ki dualarımız hep barışa çıkar.&lt;br /&gt;İkinci soru, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Türkiye’de İsrail’e karşı ciddi bir tepki var ve yer yer Yahudi karşıtlığına dönüşüyor. Bir olumsuzluk yaşandı mı?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bireysel olarak birkaç tartışma hariç, Yahudi kimliğimden ötürü ülkem Türkiye’de ciddi bir şekilde mağdur edildiğim söylenemez. Cemaatim adına yazmayı haddime görmüyorum; ama toplumsal bazda, bilhassa son dönemde “antisemitizm”e varan söylemler karşısında etkileniyorum. Dinim, politikaya alet edilmesinden, Ortadoğu’da yaşanan olumsuzluklarla dinimin bağdaşlaştırılmasından rahatsız duyuyorum. Bir dostum, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Senin kendini savunmak zorunda bırakılman çok üzücü&lt;/span&gt;” demişti bana. Yahudilik’in pek tanınmıyor olması, adımı öğrenen birinin “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;yabancı mısın&lt;/span&gt;” diye sormasını pek yadırgamıyorum. Hatta farklı bir inanışı tanıtabildiğim zamanlarda kendimi yararlı hissediyorum. Örneğin bir Hamursuz Bayramı’nı, bir Kutsal Cuma Gecesi olan Şabat’ı anlattığımda, ilgiyle dinleniyorum. Şimdilerdeyse daha çok bir Türk Yahudi’si ile İsrail’in farkını ifade etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;Bu süreç, bana yöneltilen sorular, bazı konuları yeniden düşünmemi sağladı. Tereddüt etmeden, dürüst, net yanıtlar verebilmek önemli. Bunun içinse öncelikle can güvenliğinizin tehdit altında olmadığını, karşınızdakinin entellektüel bir tartışmayı yürütebileceğini bilmek önemli. En iyi niyetinizle kaleme aldığınız düşüncelere, televizyonda sarf ettiğiniz sözler karşısında hedef de gösterebilirsiniz. Kaldı ki aklınızdakileri dile getirmek, özünde bir “kahramanlık” gerektirmemeli. Korkunun bir faydası olmadığı gibi, psikolojik travmalara da bir şekilde göğüs germek gerekiyor.&lt;br /&gt;Son değinmek istediğim konu ise medya. Elbette ben de gelişmeleri medyadan takip ettim. Sadece Ortadoğu Sorunu için değil, birçok alanda medyada bir “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bilgi kirliliği&lt;/span&gt;”nin var olduğuna inanıyordum. Bu düşüncem değişmeye başladı. Artık bir “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bilgi terörü&lt;/span&gt;” var. Objektif ve yansız habercilikten çok, “ne satar” kaygısı ön planda. Toplum, “neyi okumak istediğini” ortaya koyuyor mu bilemiyorum; ama medyanın yönlendirici gücü benim için açık.&lt;br /&gt;Sonuç nedir? Karamsarlıkta kalmak için gencim ve toplumsal ideallerin neden kaybolduğunu görebiliyorum. Bunun yerini alan, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ayn Rand&lt;/span&gt;’ın dile getirdiği “erdemli bir bencillik” de değil. Daha çok bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;entellektüel depresyon&lt;/span&gt; ve&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; paranoya çağı&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 11 Şubat 2009&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-6442445649005963291?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/6442445649005963291/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/02/son-olaylar-beni-nasl-etkiliyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6442445649005963291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/6442445649005963291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/02/son-olaylar-beni-nasl-etkiliyor.html' title='Son olaylar beni nasıl etkiliyor?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-2249027462348343828</id><published>2009-01-28T13:05:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T13:09:00.149+03:00</updated><title type='text'>Şalom okunuyor mu?</title><content type='html'>Bir insan gazetede neden köşe yazar? Her yazana “köşe yazarı” denilebilir mi veya yazmanın özünde yatan temel dürtü nedir?&lt;br /&gt;Ortalama iki haftada bir Şalom’un bu köşesinde yazan biri olarak, bu soruları kendime de yöneltiyorum. Hayal ettiğim bir “yazar” kimliği var. Ona ulaşmak adına çaba sarf ediyorum.&lt;br /&gt;Şalom, haftalık siyasi ve kültürel bir gazete; aramızda çift yönlü bir iletişim var. Bir yandan altmış bir yıllık bir tarihten besleniyor, öte yandan da hayallerimle beraber, onun bir parçasını oluşturuyorum.&lt;br /&gt;Şalom, kanaatimce Türk basınında çok önemli bir yere sahip. Dini olarak azınlıkta kalan bir cemaatin, başta kültür olmak üzere elçiliğini yapıyor. 500 yılı aşkın bir süredir Türk topraklarında yaşayan bir toplumun, bugününü yansıtıyor. Dolayısıyla Şalom’da yazmak çok farklı bir boyutta değerlendirilmeli. Günümüzde de kimi zaman “kapalı” olarak görülebilen bir cemaat, sayfalarla okurlara açılıyor. Yahudi toplumundaki etkinlikler, kültürel faaliyetler, dini kavramlar, İsrail ve dünya Yahudi cemaatlerindeki gelişmeler, düşünce yazıları, söyleşiler sütunlara taşınıyor.&lt;br /&gt;Şalom, haberlerin yanı sıra, gündemdeki çeşitli gelişmelere &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Türk &lt;/span&gt;Yahudilerinin perspektifini sunuyor. Doğal hedeflerimizden biri, %99.9’luk çoğunluğun, geride kalan dilim içindeki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;3500’de 1&lt;/span&gt;’i birçok açıdan tanıyabilmesini sağlamak. Şalom’da köşe yazmanın anlamı, benim için budur.&lt;br /&gt;İsrail ve HAMAS arasında ateşkes sağlandı. Operasyon, arzu edilmeyen bir yıkımla sonuçlandı ve birçok çevre bu sürece odaklandı. Şimdi temennim, aynı çevrelerin ve hatta daha fazlasının, barışa, barış için odaklanmaları. Şalom’un uzun yıllar boyunca Ortadoğu’daki barış sürecini ne kadar ciddiyetle takip ettiğinin göz ardı edildiğinin artık farkındayım. Savaşa dair yaşanan derin üzüntüyü paylaşıyorum. Ne var ki barış, sadece savaşa “dur” demek değildir. Barış, emek vermektir. Türk toplumunun Ortadoğu Sorunu hakkında bilgilendirilmeye ihtiyacı var. Barış süreci uzundur, zorludur. Barış, popüler kültürle, popüler söylemlerle sınırlı kalmaması gereken bir kelime. Ateşkes sonrası süreci, Ortadoğu’da barış çabalarını medyamızda ne ölçüde okuyacağız, bilemiyorum. Entelektüel olana zaten büyük ölçüde yer yok. Şalom ise, bu uğurda gelişmeleri kucaklamaya devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şalom okunuyor mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Son bir aydır gazetemize gelen çoğu olumsuz ve antisemit karakterde binlerce e-posta bu sorunun yanıtı olabilir. Bilhassa internet sitemiz ziyaret ediliyor. Okunmak için mi yoksa biz Yahudileri karalamak için mi, karar veremiyorum.&lt;br /&gt;Son dönemdeki Yahudi karşıtlığı, Varlık Vergisi’ni yaşayan kimi büyüklerimiz için, o dönemle karşılaştırılabilecek boyutta. Bizler, Türk Yahudi kimliğini anlatmakta yetersiz mi kalıyoruz? Bu ülkenin 500 yılı aşkın bir parçası olarak, neden “misafir” olarak görülüyor, yer yer hedef gösteriliyoruz? Türk Yahudilerine düşmanlık duyulmasına dair verilecek asıl yanıt, İsrail politikaları değil kanaatimce. Daha derin nedenler var; onları açığa çıkartmak barışa özlem duyan herkesin sorumluluğu. Bir örnekle yazımı sonlandırmak isterim.&lt;br /&gt;Yeni Zelanda’da M. Kafe’nin sahibi M.T.’nin, İsrail savaşı sona erdirene kadar Yahudilere yemek vermeyeceğini söylediği ve İsrailli müşterilerini dükkândan çıkardığı medyamızda yer aldı. Bu doğrultuda bir internet sitesi bir anket yapmış. Sorulardan biri şu:&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;M.T.’nin Yahudilere yemek vermeyip restorandan çıkarmasını doğru buluyor musunuz?&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;Seçenekler:&lt;br /&gt;- Evet&lt;br /&gt;- Hayır&lt;br /&gt;- Fikrim yok&lt;br /&gt;Cevabınız nedir?&lt;br /&gt;Peki, kaç kişi cevap vermeyi reddedip, bu sorunun özünde hatalı olduğunu düşünüyor?&lt;br /&gt;İşte, tam da buradan başlamak gerekiyor... Yeniden başlamak gerekiyor belki de... Yazmaya, anlatmaya ve karamsarlığı kırmaya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 28 Ocak 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-2249027462348343828?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/2249027462348343828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/salom-okunuyor-mu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2249027462348343828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2249027462348343828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/salom-okunuyor-mu.html' title='Şalom okunuyor mu?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4550259873457704272</id><published>2009-01-21T13:08:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T13:23:00.464+03:00</updated><title type='text'>Mario Levi: "İlk romanım çıkıyormuş gibi heyecanlıyım"</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mario Levi, sekizinci kitabı “Karanlık Çökerken Neredeydiniz” ile yazmak istediği romana biraz daha yaklaştı. Levi’nin duyguları, bireysel tarihi ve 70’li yılların Türkiye’si hakkında bir portre sunduğu kitap, altı dostun öyküsünü ve yeniden bir araya gelme sürecini anlatıyor. Yazar ile romanı ve 70’li yıllar üzerine söyleştik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazarın, tanınmış bir yazarın romanını, yayımlanmadan önce okumak çok farklı ve özel bir duygu. Üstelik o yazar, size birçok açıdan yakın, ortak paydalarda buluştuğunuz bir yazar ise...&lt;br /&gt;Cemaatimizde yazmayı, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mario Levi&lt;/span&gt; kadar “bir hayat” olarak benimsemiş bir başka isim var mıdır, bilemiyorum. “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Haldun Taner Öykü Ödülü&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yunus Nadi Roman Ödülü&lt;/span&gt;”nü kazanan bir yazar... Eserleri &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İtalyanca &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Almanca&lt;/span&gt;’da basılan ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fransızca&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Romence&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yunanca &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bulgarca&lt;/span&gt;’ya çevrilmekte olan bir yazar...&lt;br /&gt;Mario Levi’nin sekizinci romanı “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Karanlık Çökerken Neredeydiniz&lt;/span&gt;” 14 Ocak’ta kitapçılarda... Birçok açıdan geçmekte olduğumuz zorlu döneme karşılık, romanın adı sizi ürkütmesin. Mario Levi de kendisine bu soruyu yöneltiyor ve böylelikle, yaşanan birtakım karanlıklara ışık tutuyor. Bu noktada o ışığı yakalamak, 70’li yılların o duyarlılığına yaklaşmak okurun elinde... Hayat, geçmişten ibaret değil ve karanlık, gelecek için de geçerli bir kelime... Yine de hayat, geçmişe de bağlı... Bu doğrultuda geçmişi bilmek, hep söylendiği gibi, önemli ve değerli. Romanın kahramanı İzak’ın yaşadığı kırılmadan ve yüzleştiği öykülerden hepimizin edinebilecekleri var...&lt;br /&gt;İzak, yaşamakta olduğu “sıradan” sayılabilecek yaşamında bir kırılma, bir olay yaşar. Romanın başında okuyacağımız üzere bu kırılmanın kökleri onun geçmişinde saklıdır. Böylece beş dostuna ulaşmaya ve onları, bir zamanlar oynadıkları tiyatro oyununu yeniden sahneye koyabilmek üzere toparlamaya karar verir. 70’lilerden 2000’lilere çok şey değişmiştir ama... Necmi 12 Eylül’de tutuklanmış, işkenceler görmüş ve sonuçta turist rehberi olmuştur... Şebnem, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları’nda uzun yıllardan beri sessizce yatmaktadır... Yorgo’nun yaşamı 64 Kararnamesi ile derinden sarsılmış, önce Marsilya’ya ardından Atina’ya yerleşmiştir. Şeli, İsrail’de kötü bir evliliğin ardından İzmir’dedir ve bir kadın iç çamaşırları satan dükkanı işletmektedir... Niso, bir hahamın oğlu, Hayfa’da elektrik mühendisliği yapmış, bir müzik grubunun üyesi olmuştur...&lt;br /&gt;Sahne bir kez daha &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İstanbul&lt;/span&gt;’dur... Aşklar da yaşanmıştır, ayrılıklar da, trajediler de... Bu romanla, tüm değişikliklere rağmen, İstanbul’un neden sevilmekten vazgeçilemeyeceği bir kez daha hissediliyor...&lt;br /&gt;“Karanlık Çökerken Neredeydiniz” bir dostluk öyküsü... Gerçek duyguların, özlediğimiz birtakım değerlerin, duyarlılığın öyküsü... Mario Levi bu kitapla yazmak istediği romana biraz daha yaklaştı; ben de hayata...&lt;br /&gt;Altı dostun öyküsü, 70’li yıllar ve günümüze etkisi, aidiyet, gençlik, futbol... Bu roman için birçok anahtar kelime kullanılabilir... Öyle ki, kitap üzerine derin ve kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirmek, kaçınılmazdı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sekizinci romanınız kitapçılardaki yerini almak üzere. Mario Levi, “Karanlık Çökerken Neredeydi” adlı kitabı için neler hissediyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle ilk romanım çıkıyormuş gibi heyecanlı olduğumu söyleyebilirim. Bu samimi bir heyecan ve insanın kendisiyle övünç duyması ne kadar doğrudur bilemiyorum ama, kendimle övünç duyuyorum. Bunu itiraf etmeliyim. Sen de söyledin,”sekizinci kitap” dedin. Sekizinci kitabı çıkan bir yazar için artık durum olağanmış gibi görülebilir; ama ben hiç öyle görmüyorum.&lt;br /&gt;Belki burada etken, kitaplarımın arasını uzun tutmamdır. Son romanım “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lunapark Kapandı&lt;/span&gt;” 2005’in Mart’ında yayımlanmıştı. 2009 Ocağının ortasında çıkıyor bu kitap, neredeyse 4 yıl oldu. Benim böyle 3-4 yıl aralarım var. Bu tempoda gitmesi halinde &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Balzac &lt;/span&gt;gibi 96 romanı olan bir yazar olmayacağım kesin. Çok kitap yazmanın da büyük bir erdem olduğunu düşünmüyorum açıkçası. İnanarak yazmak önemli.&lt;br /&gt;Bu benim çok inandığım bir kitap. Hani hep derler ya, “yazmak istediğim romana biraz daha yaklaştım” diye; bu roman için bunu söyleyebilirim. Çünkü hem duygumu ortaya koydum, hem bireysel tarihimle ilgili ipuçları var, hem de yaşadığım ülkenin kaderiyle ilgili bir şeyler var... Bunları vermek çok önemli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Karanlık Çökerken Neredeydiniz” adlı yeni kitabınızda altı dostun öyküsünü anlatıyorsunuz...  Bu altı dost “Artistler Takımı”nın üyeleri ve romanın ana kahramanı diyebileceğim İzi’nin etrafında yeniden birleşiyorlar.  Mario Levi, İzak’ı (İzi) nasıl yarattı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İzi, kimi yönleriyle benim, kimi yönleriyle ben değilim. Eğer başka bir hayat seçseydim ve benden vakti zamanında istenenlere boyun eğseydim, İzi’nin yaşında İzi gibi bir insan olacaktım. İzi benim korkularım. Dolayısıyla ona çok sevgiyle baktım, onu çok severek yazdım. Ufak tefek iç hesapları olan bir adam; ama sonuçta bir yerden sonra artık ben değilim... Ben kendimi İzi’ye oranla daha özgürleşmiş bir insan olarak görüyorum. Çocuklarım farklı olacaktı belki; ama muhtemelen, ona yakın biri olacaktım.&lt;br /&gt;“İnsan nasıl özgürleşebilir?” Bir takım engelleri yıkmayı göze alarak... İzi bunu başaramamış biri. Bu potansiyeli olduğu halde bunu başaramamış biri; ama yalnızlığından keyif almış biri aynı zamanda. Yani kırılgan bir dünya kurduğunun farkında... Öfkesini yitirmemiş, buna rağmen bir o kadar da mücadele etmemeyi seçmiş biri olduğunun farkında. Ona gerçeği, oğlu gösteriyor. Belki oğlu bu gerçeği göstermeseydi, böyle yaşamaya devam edecek ve “Artistler Takımı”nı aramayacaktı. Bir de galiba dostluklar kurmak çok zor. Ama neresinden bakılırsa bakılsın iyi bir insan olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden de romanda en çok sevdiğim, özdeşlik kurduğum karakterdir. Zaman zaman da İzi’yi yazarken hem gülümsedim hem kendimi mutlu hissettim. “Onun gibi olmadım” diye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzi bir yanıyla sizsiniz. Peki ya romanın diğer kahramanları nasıl oluşturuldu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gustave Flaubert &lt;/span&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Madam Bovary&lt;/span&gt;”i yayınladığında ona “Madam Bovary kim” diye sormuşlar. Flaubert de “Madam Bovary benim” demiş. Bu aslında çok önemli bir yazarlık anlayışını ve tavrını ortaya koyuyor. İzi’nin dışında bu romanda “Artistler Takımı” dediğimiz grubu oluşturan beş kahraman daha var. Bunların kimileri gerçek hayattan, kimileri de farklı farklı yerlerde yaptığım gözlemlerden oluşmuş kurgusal kahramanlar. Ne kadarının gerçek hayattan ne kadarının kurgu olduğunu söylemeyeceğim. Okur, istediği gibi yorumlasın. Ancak kurgu olan kahramanlarımda da gerçek hayattan esinlendiğim kahramanlarımda da bir şekilde benden izler var. Haliyle her bir kahramana çok inandım.&lt;br /&gt;Galiba söylenen var ya, “iyi bir gözlemci olunmalıdır”, diye. Ben özellikle bu romanda, hayatım süresince farkında olmadan iyi bir gözlemci olduğumu gördüm. Bu altı ana karakterin yanında önemli başka karakterler de var. Çok tipik bir Yahudi olarak gördüğüm, bir Yahudi eş olarak gördüğüm Çela.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Şalom okurlarına &lt;/span&gt;özellikle söylemek istiyorum: kitabımı okuyacak Yahudi çevrelerinden birçok insan, birçok Yahudi kadını Çela’da kendinden birtakım izler bulabilir. Bu anlamda İzi ile olan ilişkisi de bana çok inandırıcı ve gerçekmiş gibi geliyor. İzi aracılığıyla yazar yer yer o kadına hayranlık duyar, yer yer de o kadını eleştirir. İşin içinde olduğum için, salt bir gözlem olmadığı için, çok iyi tanıdığım bir kadın... Sonra romandaki arada sırada, sadece birkaç sayfada kendini gösteren kahramanlar benim için gerçek hayatın izlerini taşılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzi’nin kırılma noktasını yaşamasını, arkadaşlarını toparlamak adına o telefonu açmak üzere oğlu mu neden oluyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir yerde oğlu... Oğlu ona seçmiş olduğu hayatın, biraz da kendisini kandırarak götürmeye çalıştığı hayatın, aslında pek de doğru bir hayat olmadığını gösteriyor. Bilinçli bir şekilde, son bölümde aslında bütün bunlara oğlunun sebep olduğunu gösterdiğim yere kadar, okurda şu duyguyu uyandırmak istedim: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;temel bir sarsılma var...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Oğlu onunla konuşurken kendi isyanı hakkında, bir şeyi nasıl yarım bıraktığını düşünür İzi... Baştan beri de “Her şeye bırakacağım İngiltere’ye gideceğim” der. Bunu oğlu yapar. Ona ne yapmadığını, ne yapması gerektiğini gösterir.&lt;br /&gt;Bugün bunu birçok Yahudi ailesinde görüyoruz. Yeni kuşak burada yaşamamayı seçiyor... Giderler ve mutlu mesut yaşarlar. Arada sırada aileler giderler oğullarını ziyaret ederler, hatta gurur duyarlar... Burada başka bir şey var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“İstanbul Hayatım” Artistler Takımı’nın sahnelediği bir tiyatro oyunu... Bir yerde, tiyatronun birleştirici gücüne de tanık oluyoruz.  Bu var olan bir oyun mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayır, tamamıyla benim kurgumdur. Belki bir gün yazmak isteyeceğim bir oyundur. Belki bir gün... Günün birinde bir tiyatro oyunu yazarsam belki “‘İstanbul Hayatım’ adlı bir oyun yazarım” diye düşünüyorum. “İstanbul Hayatım” uzunca bir süre kitabın adıydı... Sonra da tesadüfen bir akşam bir şeyler çıktı... Karanlık... Çökerken... Böylece adı kondu kitabın. Yoksa hem oyunun hem romanın adı olacaktı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Lunapark Kapandı” bir aşk romanıydı. Bu kitap bir yanıyla bir dostluk öyküsü… Sizi böyle bir roman yazmaya yönlendiren neydi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Lunapark Kapandı”nın bir aşk roman olduğu çok doğrudur. Bir aşkı yazarsam, “böyle yazabilirim” demiştim o günlerde. Gözlemine kesinlikle katılıyorum. Burada dostluk çok daha ön planda, her ne kadar aşklar varsa da... Belki burada bir borç ödeme var; çünkü yaşadığımız dünyada en çok yitirdiğimiz değerin, aşktan çok yitirdiğimiz değerin, dostluk olduğuna inanıyorum. Dostluğun yaşanması gerektiğine, onu her geçen gün daha çok yitirdiğimize inanıyorum. İnsanların olumsuz anlamda çok bireyselleştiğine inanıyorum. Birey olmak çok önemli ve gereklidir. Belki bireyselleşmek yerine “bencilleşmek” diyebilirim. Özellikle bütün dünyada olduğu gibi, İstanbul’da da insanların bencilleştiklerini, birbirlerinden çok uzaklaştıklarını, bu yüzden de dostluğun ne kadar önemli bir değer olduğunu bu romanda anlatmaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Konuşmalar arasında düşündürücü,  yoğun analizler var.  Kanaatimce kahramanlara duygusal bir derinlik kazandırıyor bu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet... Çok analiz yaparım... Analizlere çok önem veriyorum; çünkü ancak böyle karakterlerin oturabileceğini düşünüyorum. Hatırı sayılır manada da psikiyatri kitabı okudum...&lt;br /&gt;Ben kendime yönelik de bunu yapıyorum. Aslında Türk edebiyatında insan ruhunun derinliklerine inme konusunda çok az iyi örnek olduğunu düşünüyorum. Var ve çok az... Mesela &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oğuz Atay&lt;/span&gt; onlardan biri çok beğendiğim... Kahramanı böyle bir boyut katmalı... Roman bunu verebilir ancak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kitapta bol keyifli ortam var... Ortaköy’de, Beyoğlu’nda... Futbol var. Romanın geçtiği zamanın ipuçlarını verdiniz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öğrencilerime hep şunu söylerim... Bir dönemi anlatırsanız, mümkün olduğu kadar tarih vermeyin. Mesela “2001 yılının baharıydı”... Çok yanlış bir ifade olduğunu düşünüyorum... Ama öyle bir şeyler anlatın ki, okur onun aşağı yukarı hangi dönem olduğunu anlasın. Dolayısıyla çok doğru yakaladın işte... Buradan çıkan romanın hangi tarihlerde geçtiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Karanlık Çökerken Neredeydiniz” Bu soru kime?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Herkese, okura... Aslında birçok karanlık var çöken bu romanda. Tabii ki 12 Eylül karanlığı... Ama başka insanlar için de başka karanlıklar vardır... &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;64 Kararnamesi&lt;/span&gt; örneğin Yorgo’nun hikayesi... Birtakım insanların uğramış oldukları ayrımcılık gibi konular... Birileri hep sağır kalıyor aslında. Neden bunlara sağır kaldılar? Bilin, bunlar da yaşandı, hatta bir hesap sorma var. Muhtemelen bu soruyu yazarın kendisi de kendisine sormaktadır. Herkes bir şekilde bu suskunluğun içinde olmuştur. Bu nedenle de yazar, bunu ortaya atıyor. İsteyen, kendi üzerine alsın diyelim. Ve anlatıyor bazı şeyleri... Bu kitabın böyle yazılmasında bir amaç vardır: Türkiye’nin temel sorunlarından biri belleksizlik. Bir çok şey, çok yakın bir geçmişte yaşandığı halde unutuluyor. Bu toplumun, ülkenin karakterinden, gündemin hızla değişmesinden kaynaklanıyor; bilinçli olarak yapılıyor. Nedenleri çok ama unutuluyor. Örneğin o duyarlılık, 70li yılların duyarlılığı, bugün çok uzak insanlar bundan...&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hatırla Sevgili&lt;/span&gt;” diye bir dizi oldu... Biraz aşk karıştırıldı ve anlatıldı birtakım şeyler. Örneğin, “Hatırla Sevgili”nin benim üniversitedeki gençlik dönemime rastgelen bölümleri gösterildiğinde ben yer yer ağladım. O olayların içinde olduğum için... &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;16 Mart Olayı&lt;/span&gt; vardır... Oradaki çocukların üzerine bomba atılmıştır ve 7 kişi ölmüştür. Bir bölümde “16 Mart geliyor” dedim, belli... Hazırlıklar var, ağlamaya başladım.&lt;br /&gt;Bu romanı yazmamın sebeplerinden biri bunlar da bilinsin; çünkü aslında bu benim tarihimde ve genlerimde de var. Biz hep şöyle bir ahlakla büyütüldük Yahudiler olarak... “Hatırla ve asla unutma...” Bu benim ilkelerimden biri oldu. Bu “toplama kampı” deneyimi için söylendi; ama bunu çok içselleştiriyorum... Bunları hatırlıyorum ve anlatıyorum. Öyle ki, benim için etik bir duruş. Beni Yahudiliğime bağlayan bir etik duruş. Toplama kampı deneyimi başka. Burada yaşanmış bir şey var. Ben bu ilkeyi içselleştirerek böyle anlatıyorum ve bir yere gitsin...&lt;br /&gt;Bir yazar romanını yazarken, belirli bir okur için yazmaz; ama şunu düşünür: kim okuyacak? Kendime sorarım. Kimin okumasını isterim? İki ana okur hedefliyorum burada, hayal ediyorum. Birincisi, yaşıtım olanlar... Hatırlasınlar ve görsünler bunlar böyle yaşandı... İkincisi, bu olayları bilmeyenler bir de böyle görsünler... O da yeni kuşak... 20’li yaşlarında olanlar. Belki üniversiteye yeni başlayanlar... Hatta 30’lu yaşlarında olanlar, onlar da bilmiyor... Bunlar benim için çok önemli. Biri aktarma ve öteki paylaşma... Nasıl bir duyarlılık aktarabildim, bilmiyorum.&lt;br /&gt;Romanın sonunda oyunu sahnelerler, Nevizade’ye giderler ve yemek bittikten sonra “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Arkadaş&lt;/span&gt;” şarkısını söylerler, birbirlerinin koluna sarılmış şekilde. O 70li yılların duyarlılığı olan bir şarkıdır ve sözleri bu hikayeye tam oturur. Oradan en çok etkilenen Şebnem’dir... O benim için çok önemlidir.&lt;br /&gt;Romanın sonundaki boyacı çocuk benim için çok önemlidir... Mesela boyacı çocuk, İzak’a sorar, “Memleket neresi?” diye... “İstanbul” der. Çocuk da çok ironik bir şekilde “Böyle memleket olur mu abi” der... Aslında orası benim çok hoşuma gider. Çift anlam verir çünkü. Okurun tüm bunları okuduktan sonra “böyle memleket olur mu?” demesini istiyorum. Anadolu kökenliler bir türlü anlayamazlar, İstanbulluyum’u... “Yok, nerelisin?”, “Ya İstanbulluyum. 500 yıldır İstanbulluyum. Ne yapabilirim?”, “Yok yok... Aslen nerelisin?” Aslen Rizeli, aslen Antep çıkacak... Bu yüzden, buna da gönderme yaparım... Herkes istediği gibi alsın, diye... Bütün bunları işte aktarılması gereken duyarlılıklar... Gittiği yere kadar gidecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Necmi karakteri ile 70’li yıllara uzanmak istiyorum. 70’li yıllar nasıldı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, aslında şöyle bir mekanizma benim içimde devreye giriyor. Birtakım şeyleri geride bırakıyoruz. Uzaktan baktığında, diyorsun ki “çok güzeldi”... Ama iyi hatırlamaya başladığında “her şey o kadar güzel değildi” diyorsun. Çok büyük bir şefkat, çok büyük bir sevecenlikle o yıllara bakıyorum. Çok önemli yıllardı. Belki herkes bunu yaşar; ama artık belirli bir yaşa geldiğim için, üniversitede olan gençlere baktığımda, bir konuda bizim kuşağın çok gerisinde olduğunu düşünüyorum. Özellikle siyasi olaylara karışmış olanlar... Ben çok duygusal olarak yakınındaydım bu işlerin. Hiçbir zaman bir örgüt faaliyeti içinde olmadım; ama çok yakındım. Zaman zaman karşı oldum, zaman zaman içinde; ama yakındım. O insanları tanıyorum. Güzel olan, o insanlar çok hassas insanlardı... Her ne kadar temelde çok sert insanlar gibi görünseler de çok hassas insanlardı. Bir idealleri olan insanlardı. “Acaba yeni ne katabilirim” diye düşünen insanlar... “Bu ülkeyi nasıl değiştirebilirim” sorusunu sordular. Haliyle egoları çok yüksek insanlar değildir. Sanki daha çok kitap okuyan, daha çok anlamaya çalışan insanlardı.&lt;br /&gt;Mesela ben öğrencilerimle konuştuğumda, “gelecekle ilgili idealiniz, tasarılarınız, hayalleriniz nelerdir” diye sorduğumda neredeyse her on öğrenciden sekizi “iyi bir meslek sahibi olmak” diyecektir. O dönemde ise “daha güzel bir ülkede yaşamak” ideali vardı. Daha adil bir ülkede yaşamak... Toplum idealinden söz edebiliriz... Bu anlamda o kuşağı çok seviyorum; ama aynı zamanda o kuşağı son derece naif buluyorum. Sadece belli bir ideal vardı. Nitekim 1&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2 Eylül Darbesi&lt;/span&gt;’yle birlikte ve ondan sonraki gelişmelerle birlikte, bunun temelleri atıldı. Bugüne eğer, tartışmasız bir AKP iktidarı varsa, bunun sebebi de 12 Eylül’de bütün o solun yok edilmesidir. O kuşağın tamamıyla darmadağın edilmesidir. Bir sol muhalefetin olmaması, bir sol varlığın olmamasıdır. 78 kuşağı sonradan hiçbir yere gelemedi, hiç bir şey olmadı... Pek az insan bir şeyler yapabildi; ama o insanların çoğu ya dağıldı ya da saçma sapan işlere girdi. Birçok insan tanıyorum... Necmi karakterinin oluşmasında bu var... Hiçbir yere gelemeyen, bir şey olmayan, tamamıyla üzerinden bir silindir geçmiş, değişme son derece hazırlıksız yakalanmış bir kuşak... Güzel yanı işte bu naif olan tarafı. Hatta bu naiflik İzi ile Necmi’nin buluşmasında çok açığa çıkar. 50’li yaşların ortasına gelmiş insanlar, birtakım olayları hatırlarlar. Özellikle küfürlü konuşmalar; ama bunu bilinçli olarak yaparlar. Niso da öyle biridir. Atlatmış olduğu birçok badireye rağmen çok temiz, çok masum kalan bir tarafı vardır Niso’nun da... Bu kuşak, böyle bir kuşak... Şimdiki kuşak çok daha gerçekçi, çok daha aslında hayatı adına belki biliyor gibi görünen; ama o günlere oranla daha şahsi... Bu nedenle ben kitabımı 78’ kuşağına ithaf ettim.&lt;br /&gt;Sert görünüşlerinin altında aslında çok hassas insanlardı. Bir toplumsal adaletsizliğin karşısında canları pahasına bir mücadeleyi göze aldılar. Daha derine inildiğinde şöyle bir analiz de yapabilir. Varoluşçu bir şey de var... Öyle var olma yolunu, oradan giderek var olma yolunu seçmişlerdi... Doğru veya yanlış; ama bunu seçmişlerdi... “Ben burada varım.” Bugünkü kuşak, çok daha gerçekçi, daha bireyci... Bu da gerçek... 20 yıl sonra nasıl bir dünyada yaşayacağız bilmiyorum ama hep şunu söylüyorum: böyle olunduğu için zaten Türkiye’de böyle bir hükümet bu kadar baskın...&lt;br /&gt;Komplo teorilerini hiç sevmem; ama bunun ciddi bir şekilde plan olduğunu görüyorum. Bunun çok profesyonelce bir planın parçası olduğuna inanıyorum. 12 Eylül’le birlikte tehlike olabilecek solun yok edilmesi, ondan sonra zeminin hazırlanması ve sonuç... Bunu da bu olayların içinde tanıdığım bir arkadaş söylemişti. “Üç ana akım vardı,” dedi. Bir tane her ne kadar fraksiyonlara bölünmüşsek devrimciler vardı, mücadele ettiğimiz ülkücülerdi, MHP’lilerdi. “Ak gençlik” dediğimiz Müslüman kesimse en marjinal ve en küçük olan. O, önemsizdi.. Vardı Ak gençlik çok iyi hatırlıyorum, zaten “AK Parti” adı da oradan gelmediler; ama onlar çok marjinaldi, çok küçüktürler. Şimdi onlar iktidar oldu. Bunun çok böyle tesadüfi olmadığını açıkçası düşünüyorum, ama işte kimi insanlar hazırlıksız yakındılar. Bu kadar açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;O yıllarda başka ne gibi farklılıklar vardı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok güzel yıllardı ve düşünüyorum, edebiyatta bugünküne oranla daha iyi bir dönemdi... Müzikte daha iyi bir dönemdi... Kültürün birçok alanında çok daha iyi bir dönemdi. Sinemada değildi. Edebiyata ve müzikte, özellikle çok daha iyi bir dönemdi. “Bugün birçok şey çok daha çabuk tüketiliyor”, diye düşünüyorum. Mesela 70li yıllarda Türk edebiyatında çıkmış olan birçok büyük şair... Bugün öyle büyük şair olmadığını düşünüyorum. Müzikte örneğin o kadar renkli kişilikler... &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cem Karaca, Barış Manço, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil&lt;/span&gt; gibi isimler yok bugün. O dönem böyle bir dönemdi; ama tabii ki bugünküyle mukayese edilmeyecek eksikleri de olan bir dönemdi. “Tekrar 70li yıllara dönmek ister misiniz” sorusuna yanıtım muhtemelen “hayır”dır. Böyle bir şeyi yaşamış olmak, benim için çok önemliydi. Eğer bunları yaşamasaydım, zaten bu roman çıkmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Necmi’nin gördüğü işkenceler, bir gözünü kaybetmesi... Bunlar yeni yeni gündeme geliyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yeni yeni gündeme geliyor ve tabii buradan yola çıkarak çok şey söyleyebiliriz. Türkiye yaslarıyla yüzleşmeyen bir ülke. İnsanlar için de öyledir. Yaslarınla yüzleşmezsen, iyi gitmez bazı şeyler hayatında... ve seni onlar sürekli kovalar. Bunlarla yüzleşmedi henüz Türkiye... Bir yolun açılması lazım. Bunları çok içerden, Necmi gibi yaşayanlar, anlatmıyorlar. Anlatmamalarının da anlaşılabilir sebepleri var. Mesela bana dendi ki iki nedenden ötürü anlatmıyoruz, anlatamıyoruz. Birincisi, yara henüz kabuk bağlamadı. O günlere dönmek istemiyoruz. İkincisi, öyle bir geçmişim olduğunu şimdi bilinmesini istemiyorum. Bu da çok ilginç.&lt;br /&gt;Buna benzer birçok şeyle yüzleşmiyor Türkiye... Yeteri kadar yüzleşmiyor. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1915 Olayları&lt;/span&gt;’yla yüzleşmiyor yeteri kadar... Buna herkes bir şekilde çanak tutuyor. Hâlâ “biz çok güzel yaşıyoruz” teraneleri sürdürülüyor... Bir sorunumuz var. Her yerde Türkiye’nin böyle bir problemi var. Dolayısıyla bunlarla yüzleşmek gerektiğine inanıyorum ve herkes yapabildiğini yapacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;O dönemin çok yakınındaydınız ve duygusal bir boyutta kaldığınızı söylüyorsunuz. Bu romanla birlikte yolu açmak gibi bir misyon mu ediniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Edindim. Ben kendi yorumumu getirdim. Bugün, o zaman yaşananları böyle taşıyorum ve böyle yaşıyorum. Ama mutlaka, yüzde yüz eminim ki birileri çıkacak “yok canım ya böyle falan da değildi” diyecek. Belki de birçok kişi Necmi karakterini sevmeyecek; ama özellikle o günleri yaşayanlar hayatında... Benim cevabım hazır. “O zaman siz yazın,” demek var. Yapın o zaman yapabilecekseniz.&lt;br /&gt;Çok önemli bir şey yapıyoruz. Önemli olan bu konuda niyettir. Bunu anlatma niyetidir. Dolayısıyla herkes istediğini yapar, böyle görüyor, böyle yaşıyorum. Burada kadar gidebiliyorum... Daha iyisini yapabilecek olan varsa, buyurun...&lt;br /&gt;Ben Necmi karakterini çok çok severek yazdım. Çok önemli bir karakter olduğuna inanıyorum. Aslında çok da yüceltmedim farkındaysan Necmi’yi... Mesela orada yapmış olduğu son manevra... Uzun süre İzak’a yalan söylemesi... Ama çok zeki olduğunu görebilirsin. Biraz kurnaz, ama stratejist... “Mecburdum,” diyor. “Başka türlü açamazdık Şebnem’i” diyor... Hiçbirimiz mükemmel değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şebnem’in öyküsü özellikle ilgimi çekti.  Şebnem’inkisi çok üzücü bir öykü... Uzun yıllar Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde yatıyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aslında bunun evveliyatı var. 1998’de, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cem Mumcu &lt;/span&gt;(psikiyatr), bana bir yazı okudu. Bir psikiyatri dergisinde çıkmış, bir psikiyatr tarafından yazılmış “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Madam K&lt;/span&gt;” adında bir yazı. Şunu söylüyor: Madam K Polonyalı’dır. Falanca filanca sayılı tezkere ve tarihte, 1973 yılında aniden hastalandığı Ankara’dan, hastanemize sevk edilmiştir. Kimi kimsesi yoktur. 30 yıldır da bu hastanede bir tek kelime konuşmadan yaşamaktadır.&lt;br /&gt;Bu, beni çok etkilemişti... Sonra da “Madam K yakında 30. yılını dolduracak” diye bitiyor yazı... Birileri size böyle bir hastadan söz etse “hadi canım sende” der inanmaz, geçersiniz... Birileri de “biz böyle bir hastaneyiz, tutarız böyle hastaları” diye şişinir... Gerçekte olmuş... Ben bu yazıdan çok etkilendiğim için, ilerleyen yıllarda öğrencilerime bir vize ödevi olarak vermeye başladım. “Madam K’ya bir hayat bulun” diyorum. Ne olmuştur da Madam K böyle olmuştur? Sonra dedim ki, “böyle bir kahramanı ben işlesem, nasıl işlerdim”... Benim kafamda böyle biri sessiz olacak, ama aynı zamanda da bir şekilde kopmuş olacak dünyadan...&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Paris-Teksas&lt;/span&gt;” diye bir film var. Orada bir adam yaşamış olduğu büyük bir travma sonucunda her şeyi bırakıp gidiyor. Ondan sonra kardeşi onu çölde buluyor... Hiç konuşmuyor adam; hiç konuşmuyor... Bazı şeyleri kaybetmiş oluyor, geçmişi... Kavramları da insanları da yerleri de kaybetmiş oluyor... Ama ondan sonra yavaş yavaş geri dönüyor, uyanıyor. Her şey yavaş yavaş, yerli yerine oturtuyor. Şebnem’de biraz da böyle biri var. Tam anlamıyla bilinçli bir susmayı seçmek değil, bir de bazı şeyleri, parametreleri, referansları kaybetmiş olmak var yaşanan travma sonucunda.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kemal Sayar&lt;/span&gt;’dan (psikiyatr) bayağı yardım aldım. Bana birçok konuda sorduğum sorulara yanıt verme nezaketini gösterdi. Yararlı da oldu. Buna benzer bir şeyden ilk başta Kemal Sayar’a söz ettiğimde “Böylesi mümkünde, bu gibi durumlarda dörtdörtlük bir geriye dönüş olması çok zor...” Bir “Yeşil Çam” filminde değiliz. Dörtdörtlük bir geriye dönüş olması çok zor...&lt;br /&gt;Konuşmaya tekrar başlayabilir mi? Bazı şeyleri yeniden hatırlayabilir mi? Evet, hatırlayabilir. Yeniden bunların olması mümkün. Bir travma sonucunda bunlar olur mu? Olur. Bunlar mümkün. Haliyle Şebnem aslında böyle bir kadın ve neticede şunu düşünüyorum. Bu konuda da Cem Mumcu’dan bir cesaret aldım. Tamam, çok mantığı zorlamayacak, bilimsel gerçekleri zorlamayacak birtakım şeyler dikkat etmek lazım. Hastaneden çıkarılacak, nasıl çıkarılacak?... Onları Kemal Sayar’dan öğrendim; ama Cem Mumcu bana demişti ki “neticede sen bunları soruyorsun. İyi; ama rahat ol! Bu bir roman kahramanı. Sonuçta sen yaz yazabildiğin kadar, bırak tanıyı biz koyalım” dedi. Böyle bir durum var Şebnem’de...&lt;br /&gt;Kimileri konuşmamayı bilinçli olarak seçiyor. Başka bir şey var... Bir şey sarsmış beynini... Ama duruyor... Nitekim, anlayamıyoruz bir türlü... İlk karşılaştıklarında İzak’ı tanıyor mu tanımıyor mu? Onu anlayamıyoruz. İzak’a gülümsüyor; ama gülümseyebilir yani... Çok tatlı bulur, gülümser... Bir kediye de gülümseyebilir aynı şekilde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Romanın başında 70’li yıllara dair Yahudi yaşamı hakkında İzi’nin öyküsünden ipuçları ediniyoruz. 70’li yıllarda Yahudi cemaati nasıldı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Bugünden çok mu farklıydı”, diye düşünüyorum. 500 yılı aşkın bir süreyi aşkındır Yahudiler bu ülkede yaşıyor. Şunu hep gördüm. Yahudiler şöyle veya böyle, Osmanlı İmparatorluğu zamanında bugünkünden çok daha kapalı bir toplum olarak yaşadılarsa da, hiçbir zaman yaşadıkları ülkenin kaderinden uzak tutmadılar kendilerini. Her zaman için bu kaderi paylaştılar. Mutlu ve mesut günleri paylaştılar. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde birçok hareketin için Yahudiler de var. Artık eleştirdiğim İttihat ve Terakki’nin içinde de Yahudiler de var. Cumhuriyet’i kuranlar arasında da Yahudiler vardı. Osmanlı’yı yıkanlar arasında da Yahudiler vardı. Yahudiler elbette çok etkilendiler yaşadıkları çevreden. Ben soruna buradan yola çıkarak yanıt verebilirim.&lt;br /&gt;Bugün Türkiye gençliği, Yahudi gençliği ne kadar depolitize olmuş bir gençlik... 70’li yıllarda Yahudi gençliği önemli ölçüde politize olmuştu. O dönemlerde benim gibi sol görüşlü olan çok Yahudi genç tanıdım, çok Yahudi gençle birlikte oldum. Farklı farklı boyutlarda yaşandı. O zaman “ne yapıyorsun” diye annelerin, babalarla çok çatıştığımızı hatırlıyorum. O dönemlerde de politikaya ve siyasete çok uzak duran Yahudi gençliği vardı; ama siyasete ilgi duyan bir gençlik de vardı. Siyasete bulaşma durumu, derneklerdeki etkinliklere bile yansıdı. Örneğin &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dostluk Yurdu Derneği&lt;/span&gt;’ndeki birçok arkadaşım, bugün artık benim gibi 50’lilerinin başında birçok Yahudi arkadaşım, her biri farklı bir yerde olan Yahudi arkadaşım, böyle düşünceler taşırdı. Tabii ki tutucu olan bir anne-baba kuşağı da vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Öğrencileriniz idealleri adına “iyi bir meslek sahibi olmayı” dile getiriyor. Peki cemaat gençliğini nasıl gözlemliyorsunuz? 70’li yıllarla bugün arasındaki farklılıklar neler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kızlarımın kuşağına baktığımda şunu görüyorum. Şaşırtıcı gelebilir; ama gözlemlediğim geleneklerine, buna her şeyi katabilirsin, yeni kuşak geleneklerine ve dinine daha bağlı bir kuşak. Ben kızlarımın benden daha dindar olduğunu görüyorum. Dini geleneklere daha önem verdiğine inanıyorum. Bu da Türkiye’nin bir gerçeği aslına bakarsan. Bu dünyanın da bir gerçeği. Bugün her ülkede daha bir geleneklerine bağlı, daha milliyetçi, diyebileceğimiz bir kuşak da var. Aradaki önemli farklardan birinin bu olduğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;Ben buradaki duruşun Türkiye’deki gençliğin genel duruşundan çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Her anlamda bu ülkede yaşananla paralel gidiyoruz. Bugün Yahudi olsun olmasın bu ülkede yaşayan gençler çok daha bencil, çok daha bireyci bir gençlik... Bunu eleştirebiliriz de; ama eleştirdiğimizle kalırız. Bu gerçekle yüzleşmek durumundayız. Belirli bir yaşa gelmiş bir insan olarak, gençliği eleştirmek bana çok doğru gelmiyor. Bizim de eleştirildiğimiz zamanlar vardı. Haliyle aynı oyunu oynamak istemiyorum. Sadece bir saptama yapıyorum. Kötü bulduğumu bir tarafıyla da söylemek istiyorum bugünkü Yahudi gençliği ile ilgili olarak. Mesele çok daha az kitap okuyorlar, çok daha klasik müzik konserleri izliyorlar.&lt;br /&gt;Gençlikte kendini toplum dışında hissetmek, daha baskındır. “Hep bir arada olunmalıdır” diye düşünüyorum. Bugünkü gençlikle başka türlü yaşıyor. Bir “MSN kuşağı” var, bu konuda çok hızlılar ve benim onlara yetişmem, bu konuda aşık atmam mümkün değil. Belki de hatta şu bile var. Bana biyolojik açıdan bile değiştikleri, genler açısından değiştiklerine inanıyorum. 4-5 yaşında bir çocuğun bilgisayara bu kadar yakın olmasını, başka türlü açıklayamıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Söyleşi David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 14 Ocak 2009, 21 Ocak 2009&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4550259873457704272?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4550259873457704272/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/01/mario-levi-ilk-romanm-ckyormus-gibi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4550259873457704272'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4550259873457704272'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/01/mario-levi-ilk-romanm-ckyormus-gibi.html' title='Mario Levi: &quot;İlk romanım çıkıyormuş gibi heyecanlıyım&quot;'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4302135033649664148</id><published>2008-12-31T14:20:00.001+02:00</published><updated>2009-04-27T14:26:32.862+03:00</updated><title type='text'>Piyango biletim</title><content type='html'>Gazetemizin internet sitesinde yer alan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2008’in en önemli olayı nedir?&lt;/span&gt;” başlıklı mini anketin sonuçlarına bakıyorum. Okurlarımızın seçimi&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; %44,5&lt;/span&gt; ile “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;küresel ekonomik kriz&lt;/span&gt;” görünüyor.&lt;br /&gt;Tam bir yıl önce, 2008 için kaleme aldığım köşe yazıma göz atıyorum. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaşam bizlere cömert olsun; geriye dönüp baktığımızda ise 2008’i şükranla analım,&lt;/span&gt;” diye yazmışım. Sağlıklı ve huzurlu geçirdiğimiz her gün şükranla anmaya değer. Ne var ki sağlık, huzur hayatlarımızda ilerleyebilmek, başarılı olabilmek adına olmazsa olmaz başlangıç noktaları. İnandığımız bir dava, hayallerimiz olunca yaşamak daha anlamlı bir hâle gelmiyor mu sonuçta?...&lt;br /&gt;Peki, 2008 kime, ne denli cömert oldu? Sorunun bir yanıtı ilk paragrafta. Başta ABD olmak üzere bankaların kredilerde sağladıkları aşırı cömertlik, gerçekçi olmayan bir tüketim anlayışı “küresel ekonomik kriz” ile sonuçlandı. Domino taşları peşi sıra devrildi. Kriz, manşetlerden düşmezken, karamsarlığa kapılmamak, sıkılmamak hâlen elde değil. Bir kaçış yok gibi. Yapabileceğiniz çalışmak ve elinizdekilerin kıymetini bilmek olabilir, tıpkı büyüklerimizin söyledikleri gibi...&lt;br /&gt;Zorlu sonbahar aylarının ardından, 2009’a giriyoruz. Kişisel gözlemim o ki, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;karamsarlıkla rekabet eden bir umut&lt;/span&gt; hakim bugünlere. Yeni yıla kutlamalarla girmek en doğal hakkımız. Üstüne üstlük ekonomik kriz, en büyük mutluluk araçlarından biri olan “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;tüketim&lt;/span&gt;”i sınırlandırırken. Satın almanın verdiği hazdan nispeten mahrum kaldığımıza göre, yılbaşı ile bir coşku hissetmek, çevremizle içten gelen bir paylaşımı yaşamak çok güzel görünüyor. Fazla mı romantiğim?&lt;br /&gt;Manevi değerlerimizi yüceltmeye, üretmeye inanıyorum. Müziğin, resmin, sergilerin, tiyatronun, sinemanın, okumanın ve hatta başarabilirsek yaratmanın peşinde olmalı.&lt;br /&gt;2007 biterken, “sevdiklerimizin iyiliği için duacı olmayı” daha iyi anlayabildiğimi yazmıştım. 2008 biterken ise bir “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yaşama kültürü&lt;/span&gt;”nün ne denli önemli olduğunu görüyorum. Hayat, “satın alarak tüketmekten” ibaret değildir. Kapitalist sistem bunu telkin etti, krizin temelinde bu var. Oysa bir yaşama kültürüne sahip insanlar, toplumlar inanıyorum ki krizi, en azından moral olarak daha kolay atlatacaklardır. Yeni yıl ve dolayısıyla yarın, onlar için daha anlamlı gelecektir.&lt;br /&gt;Bu yazıyı kaleme aldığım an itibariyle 2009 için bir piyango bileti çekmiş değilim; ama niyetliyim. Üstüne üstlük büyük ikramiyenin çıkma olasılığını düşündükçe de sadece gülümsüyorum. Az önce sözünü ettiğim karamsarlıkla rekabet eden umut, içimde. Kendi piyango biletimi kendim yaratabilirim. Bir yaşama kültürü inşa etmeye çalıştıkça, mutluluk bir güvercin olup ruhuma konacak.&lt;br /&gt;Yeni yıl için bir köşe yazısı hazırlamayı seviyorum. Yeni yıla girmeyi seviyorum. En çok da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1 Ocak&lt;/span&gt;’ı. O, çok özel bir gün. Belki 31 Aralık gecesi lapa lapa kar yağmayacak... En güzel yılbaşının resmi nerede asılı, içinde kimler var, çok da önemli değil... Önemli olan boya kalemlerini tutmak...&lt;br /&gt;1 Ocak’ta, annem bir kez daha yeni yılın bereketli geçmesi için mercimek pişirecek. Bu bir Macar geleneği. 1 Ocak’ta geceden kalma, yorgun şehirde yürüyüşe çıkacağım. Tam da günbatımı vakti, hava açık olursa gökyüzünün kızıl renklerine karşı... Yarın doğacak olan güneşi selamlamak üzere..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 31 Aralık 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4302135033649664148?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4302135033649664148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2008/12/piyango-biletim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4302135033649664148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4302135033649664148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2008/12/piyango-biletim.html' title='Piyango biletim'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-43530455624910653</id><published>2008-12-17T14:26:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T14:29:42.965+03:00</updated><title type='text'>Sahne senin İstanbul, heyecanlı mısın?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Mecidiyeköy’de yokuşlu bir sokaktayım Aralık’ın oldukça sıcak bir gününde.  Sağımda ise bir zamanlar otobüs garajının yer aldığı alanda bir “tower” yükselirken, sol yanımda eski evler daha küçük görünüyor. Güneş, inşaatın arkasında kalmış. Havadaki ince toz bulutu, bir sis perdesini andırıyor. E5’den gelen gürültü, belli belirsiz bir uğultuya dönüşüyor. İçimdeki duyguları tanımlamakta zorlanıyorum. Gökdelen ve eski mahalle yan yana; ama ben ikisinin arasında durmuyorum, durduğumu hissetmiyorum… Bir sıkışmışlığın içindeyim olsa olsa…&lt;br /&gt;2010’da İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor ve slogan reklâm panolarında: Sahne senin İstanbul.&lt;br /&gt;12 milyon nüfuslu şehirdeki sakinlerden biriyim. İstanbul'u, Doğu ve Batı arasındaki o köprüyü yaşıyor, görüyorum. Bir de soruyorum:&lt;br /&gt;Batı, yükselmekte olan o gökdelenler mi veya Doğu, o eski mahalle mi? Sakinleri olarak bu köprünün neresindeyiz? Nasıl bir köprüdeyiz? İstanbul’un, bir kültür başkenti olabilmek adına gücü ne? Kendinizi 2010 sürecinin bir parçası olarak hissebiliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;İnsan, mutluluğu ve huzuru yakalayabilme yolunda, yaşadığı mekânla barışık olmak ister. Bu nedenle evi önemlidir. Evinin yer aldığı semt, kat ettiği sokaklar da…&lt;br /&gt;İstanbul'a bakmak, benim için biraz da aynaya bakmak gibidir. Aynada  çirkinliklerimizi mümkün olduğunca görmemek, özgüvenimizi pekiştirerek ayrılmak isteriz onun karşısından. İstanbul'u da iyi algılamak isteriz bu doğrultuda. Maddi ve manevi olarak yaşadığımız şehri, varlığımızla barışık tutabilmek en doğal hakkımız.&lt;br /&gt;Kültür, insanın ve dolayısıyla şehirlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Şehirli olmanın espirilerinden biri de bu değil mi? Kültürü talep etmek. Kültür kaygısı duyan bireylere nefes verebilmelidir şehirler. Kültürel etkinliklerdir bir şehri taçlandıran. Örneğin Paris’in, New York’un, Viyana ve Roma’nın neden bu kadar çekici olduğunu düşündünüz mü? Cevabın içinde elbette turistik mekânlar, mimari yapılar da var; ama anahtar kelime “kültür”dür. Tiyatrodan sergilere, festivallerden konserlere… Hatta kafeler de; çünkü, romanlarda kalmadığını varsayıyorum, entelektüel sohbetlerin ev sahibidir kafeler...&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;2010'na doğru çeşitli projeler, tartışmalar ve kanaatimce bir heyecansızlık içinde ilerliyoruz. Gerçek kaygı sahiden kültür mü? Sürekli tüketim anlayışına itilen, zorlanan toplumumuzda sahici bir talep var mı?&lt;br /&gt;Hissettiğimi açıkça ifade etmek isterim: 2010 süreci içimi ısıtmıyor. Şehirler, seçilmekle kültür başkenti yapılabilir mi? Yanıtım; ancak insanı talep eder, sanatçısı kollanır, toplumun tabanına yayılan bir anlayışla olabilir belki. O zaman kimse şehrinizi seçmez, o öncü bir rol üstlenir.&lt;br /&gt;İstanbul’u çok seviyorum; ama bu sevgi daha çok içimdeki İstanbul’dan güç alıyor. Aynaya baktığımda, o İstanbul’u görmeyi tercih ediyorum hep. 2010 bana bir zorlamadan daha fazlasını ifade edemiyor. Yaklaşık 1 yıl sonra bir kültür başkentinde değil, yine İstanbul'da yaşıyor olacağımı sezinliyorum.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Biz sakinleri için sahne hep İstanbul, sahne hep onun. Ama sahne dediğiniz kuru kuru bir gösteri alanı değildir. Işıktır, sestir, kostümdür, perdedir, sanatçıdır, izleyicidir.&lt;br /&gt;İstanbul çok sesli bir şehir, kostümleri rengârenk. Doğal dekoru, dokusu yok edilirken soğuk bir metropole dönüşmeye direniyoruz. Sahne arkası, kulisi karmakarışık.&lt;br /&gt;Doğal bir süreçten çok, zorla hazırlanmaya çalışılıyor İstanbul. Doğu, Batı veya başkent gibi kelimeleri de aşan, geleceğe doğru bir köprü olabilmesini çok isterdim bu şehrin… Altından akan suların, çağdaş medeniyet seviyesini yükseltmesini...&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Sahne senin İstanbul. Eski bir mahalle ve gökdelenin arasından izliyorum seni. Bu oyunun izleyicilerinden biri olarak 2010'u anlamaya çalışıyorum... Varsa heyecanını yaşayabilmek, seni daha  çok sevebilmek için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 17 Aralık 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-43530455624910653?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/43530455624910653/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/mecidiyekoyde-yokuslu-bir-sokaktaym.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/43530455624910653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/43530455624910653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/mecidiyekoyde-yokuslu-bir-sokaktaym.html' title='Sahne senin İstanbul, heyecanlı mısın?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-2163251969459476918</id><published>2008-11-26T14:29:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T14:34:36.985+03:00</updated><title type='text'>Bir sergiye gidilecekse “açılış” ikinci ziyaret olmalı!</title><content type='html'>Bir önceki köşe yazıma, Pazar gününün yarattığı çağrışımlardan söz ederek giriş yapmıştım. Farklı Pazar günlerinde, insanın alabileceği değişik rollere değinmiştim. Geride bıraktığımız hafta sonu, birçok açıdan tam da düşüncelerimle örtüştü.&lt;br /&gt;22-23 Kasım tarihlerinde dördüncüsü gerçekleşen &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Limmud Kültür Festivali&lt;/span&gt;, inanıyorum ki bu yıl da cemaatimize sıradan olanın dışında bir Pazar yaşattı. Geçtiğimiz üç yılda katılımcı, konuşmacı ve gazetemiz için etkinliğin haber koordinatörü olarak katıldığım Limmud’a bu yıl gidemedim. İnanıyorum ki etkinlikler başarıyla gerçekleşti, katılımcılarına birer ilham kaynağı oldu.&lt;br /&gt;23 Kasım Pazar, Limmud’un  yanı sıra, toplumumuzu ilgilendiren bir başka ilham kaynağına, bir açılışa da ev sahipliği yaptı. Gazetemizin çizerlerinden &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İzel Rozental, Schneidertempel Sanat Merkezi’&lt;/span&gt;nde “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akvaryum&lt;/span&gt;” adlı son karikatür albümünü bir sergiyle tanıttı.&lt;br /&gt;Sergi açılışlarını aslında pek sevmem; çünkü olayın sosyal boyutunun serginin anlamına gölge düşürdüğüne inanırım. Elbette böylesi günlerde sanatçının başarısını, sevincini paylaşmak önemli ve güzel... Öte yandan sergiler, verilen kokteylin eşliğinde çevre kültürünü (!) pekiştirmek adına da bir misyon taşıyor sanki. Oysa esas sergi, duvarlarda... Bilhassa resim sergilerinde izleyici, yapıt ile bir ilişki içine girmek istiyorsa, açılışlar bunun yeri ve zamanı değildir, diye düşünmüşümdür hep. Sonuç olarak bir sergiye gidilecekse “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;açılış&lt;/span&gt;”&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; ikinci ziyaret olmalı&lt;/span&gt;. Birinci ziyaret, o kalabalığının bulunmadığı herhangi bir zamanda.&lt;br /&gt;Gazetemizi yakından takip eden okurlarımız, İzel Rozental’in sergisinde yer alan karikatürleri “yeniden” görme şansını elde edecekler. Bence bu farklı ve önemli bir “yeniden”. İki sebebi var:&lt;br /&gt;Birincisi, karikatürler altı başlık altında toplanmış: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Avrupalılar&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ötekiler&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çevreciler&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Demokratlar&lt;/span&gt;”, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Savaşçılar&lt;/span&gt;” ve “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Teröristler&lt;/span&gt;”. Gerek ülke gerekse dünya olarak zor bir dönemden geçiyoruz. (En son, göreceli de olsa, ne zaman “kolay bir dönem” diyebildik ki?) Duyarlı bireyler, bu süreçten etkileniyor. Bir gerçekçilikle iyimserliğini korumaya çalışırken, karamsarlığa kayıyor insan. Mizah, tam da bu noktada dayanma ve mücadele gücünü arttırıyor. Sanatçı, gerçeklere dokunuyor; ama bunu yaparken iyimserliğe, umuda asılıyor. Bir kahkaha, bir gülümseyiş nefes alıp vermenizi kolaylaştırıyor.&lt;br /&gt;İkincisi ise, yıllardır “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tünelin ucu&lt;/span&gt;” adlı köşeye ister istemez bir göz alışkanlığı geliştiriyor kanaatimce okur. Sergide yer alan büyük, net ve tertemiz kareleri izlemenin keyfini yaşamak, farklı bir yere sahip.&lt;br /&gt;Resim sergilerindeki tablolar sizi mest etse bile, genellikle onları satın almak apayrı bir olgudur. Schneidertempel Sanat Merkezi’nde 7 Aralık’a kadar devam edecek olan sergideki karikatürleri ise, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gözlem Yayınları&lt;/span&gt;’ndan basılan “Akvaryum” albümüyle edinebilirsiniz.&lt;br /&gt;2005 yılında İzel Rozental ile “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sanatçının asıl mesleği&lt;/span&gt;” konulu bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Kendisi, bir sanat olarak karikatürü, insanın hayatta birden fazla alanda profesyonel olabileceğini anlatmıştı. İzel Rozental’in &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yedinci &lt;/span&gt;karikatür albümü, bizleri farklı çalışmalarımız için yüreklendirmeli.&lt;br /&gt;Yazımı sonlandırırken, sanatı umuttan yana algıladığımı belirtmek isterim. Mizahçının bir sihirli değneği olsa kim bilir neler yapardı?...  Onun kalem ve çizgileri var. Tam da bu noktada İzel Rozental gerçeklere dokunuyor, hep onları iyimserlikle buluşturarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 26 Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-2163251969459476918?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/2163251969459476918/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2008/11/bir-sergiye-gidilecekse-acls-ikinci.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2163251969459476918'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/2163251969459476918'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2008/11/bir-sergiye-gidilecekse-acls-ikinci.html' title='Bir sergiye gidilecekse “açılış” ikinci ziyaret olmalı!'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8385215033352064670</id><published>2008-11-19T16:43:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T16:46:03.556+03:00</updated><title type='text'>Tam beyinli bir uygarlık için</title><content type='html'>Pazarları, birçok kişi için tatil gününü ifade etmektedir. İnsanın kendisine, ailesine, dostlarına zaman ayırabildiği; onu nasıl değerlendirdiğinize bağlı olarak uzun veya kısa olabilen bir gündür. Kimisi Pazar’ı bir keyfe dönüştürür, kimisi dolu dolu bir program hazırlayıp yollara koyulur, kimisi ise tatil bile yap(a)maz, çalışır. Bu rollerin hepsini farklı Pazarlarda yaşamamız mümkün. Koşulların zorluğuna rağmen, uzun vadede isteklerini, hayallerini hayata geçirebiliyorsa bir insan, ne mutlu ona...&lt;br /&gt;Sonbaharın ilk yarısını geride bıraktık, artık mevsimin öteki ayağı kışta... Geride bıraktığımız Pazar sabahı, nispeten erken sayılabilecek bir saatte yola koyuldum. Havanın soğumak ve ısınmak arasında bocaladığı, gri ve mavi tonlarının kapladığı bir gökyüzü altında çok yakın bir dostumla Beşiktaş’ta buluşuyoruz. Kadıköy’e geçiyoruz. Vapur tenha sayılır...&lt;br /&gt;İki hafta öncesinden planlamıştık. Kadıköy’de bir otelde, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İstanbul Cumhuriyet Okurları&lt;/span&gt;’nın (CUMOK) düzenlediği kahvaltılı aydınlanma toplantısına gidiyoruz. Günün konuşmacısı Cumhuriyet’te “Pazar”, “Salı” ve “Perşembe” köşelerinin yazarı, “Bilim Teknoloji Eki”nin yayın yönetmeni &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Orhan Bursalı.&lt;/span&gt; Bilimsel düşüncenin prensiplerini yazılarına hakim kılan, kendime örnek olarak seçtiğim yazarların başında geliyor Orhan Bursalı.&lt;br /&gt;Dostum ve ben, içtenlikle karşılanıyoruz. Gençler olarak, bize duyulan güveni ve bizden beklenenleri görebiliyoruz. Aidiyet duygusunun zedelendiği, kavramların ve değerlerin içinin boşaltılmaya çalışıldığı, insanların kolayca etiketlendiği bir dünyadayız. Pazar sabahı ise, hayallerimizin kırılmaya bir parça daha dayanaklı hale geldiğini söyleyebilirim.&lt;br /&gt;Ülke gündemimiz yoğun, hem de çok yoğun. Yıpranmamak ve zorluklara göğüs germek üzere, güçlü bir kahvaltı ediyoruz. Kahvaltının ardından, son dönemde “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Türban kadın sorunu mu, erkek sorunu mu?”&lt;/span&gt; adlı kitabını yayımlayan Orhan Bursalı; türban, işkence ve baskı üzerine bir konuşma gerçekleştiriyor. Cumhuriyet Kitapları’ndan yayımlanan eseri kitapçılarda bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;Uygarlıktaki ilerlemelere rağmen, işkence ve baskı günümüzde nasıl ayakta durabiliyor? İktidarda olmak, baskı mekanizmalarına sahip olmak mı demektir? Güvenlik söz konusu olunca, uygarlığın değerleri çöpe mi atılıyor? İşkencede görecelilik, yasalarda sınırları çizilmiş bir işkence anlayışı söz konusu olabilir mi?  Orhan Bursalı bizlere bu ve benzeri soruları yöneltti. Bu bağlamda 1950 sonrası ülkemizin yerini ve toplumdaki erkek egemenliği irdeledi. Kadını, erkekten daha aşağı gören bir anlayışı “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yarım beyinli uygarlık&lt;/span&gt;” olarak nitelendirdi.&lt;br /&gt;Konuşmasında bilimsel yayımlardan örnekler sunan Orhan Bursalı, Princeton Üniversitesi’nden psikoloji profesörü &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Susan Fiske&lt;/span&gt;’nin Irak Savaşı sırasındaki çalışmalarında elde ettiği bulgularını aktardı. Fiske’nin verilerine göre; normal bir insan, sert bir hiyerarşi, emir-komuta mekanizması ve kesin itaat altında en önemli kontrol mekanizmalarını kaybediyor, soysal düzeneği çöküyor ve işkence yapabilir hale geliyor. Bu veriler, kanaatimce II. Dünya Savaşı sırasında Alman toplumunda yaşanan değişimi anlamamıza da ışık tutabilecek değerde. “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne yapabiliriz?&lt;/span&gt;” sorusuna cevabı ise &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Noam Chomsky&lt;/span&gt;’den hareketle, tüm dünyanın ortak sorunlarından biri olan “ezberci eğitim sistemi”nde arayabileceğimizi dile getirdi Orhan Bursalı.&lt;br /&gt;Geride bıraktığımız Pazar, birçok çağrışım yarattı.&lt;br /&gt;Düşünmeyi teşvik edecek etkinliklere kapı açmak, ülkemizde, dünyamızda olup bitenlere kayıtsız kalmamak gerekli.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aklın ve bilmenin sınırı yok!&lt;/span&gt; Bilim, sürekli ışık saçıyorsa eğer, kaynağı bu cümlede; ama ne yazık ki insanlığı sınırlamaya çalışan niyetler çok. Birçok karanlık var.&lt;br /&gt;Pazar günkü sohbete, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;umut&lt;/span&gt;” hakimdi.&lt;br /&gt;Gelecek Pazar nasıl olacak? Yarın nasıl olacak? Umudu pekiştirebilecek, onu hayata geçirebilecek miyiz? Yanıtlar biraz da, umut için ne kadar samimi olduğumuza bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 19 Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8385215033352064670?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8385215033352064670/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/tam-beyinli-bir-uygarlk-icin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8385215033352064670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8385215033352064670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/tam-beyinli-bir-uygarlk-icin.html' title='Tam beyinli bir uygarlık için'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-8051078748955959304</id><published>2008-11-05T16:46:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T16:49:25.586+03:00</updated><title type='text'>Muslukçu Joe ile tanışmak</title><content type='html'>Son dönemde gündemin ilk sıralarına taşınan konuların başında “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ekonomik kriz&lt;/span&gt;” geliyor. Henüz eğitim hayatım devam ediyor ve ekonomi başlı başına bir bilim alanı. Kriz ile ilgili haberleri takip ederken, ekonomi hakkında birçok açıdan yetkin olmadığımı biliyorum. Öte yandan bir köşe yazarı olarak, hayatlarımızı etkileyen bu konunun yarattığı çağrışımlara değinmek istiyorum.&lt;br /&gt;Nereden yazmaya başlamalı, tam olarak bilemiyorum; çünkü ekonomik krizin bireysel hayat standardından ülkelerin geleceğine uzanan bir yelpazede birçok etkisi olduğunu görüyorum. Bir yandan açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan söz konusu ve batan bankalarla birlikte buharlaştığı telaffuz edilen meblağlar karmaşık duygu ve düşünceler uyandırıyor.&lt;br /&gt;Dünya ülkeleri adeta domino taşları gibi birbirlerine bağlılar. “Süper güç” olarak bilinen Amerika’dan yayılan dalga, (şakayla karışık da olsa) öğlen yediğimiz salatalara kadar dokunuyor.&lt;br /&gt;Lise eğitimi dört yıla çıkarıldı, yeni üniversiteler açılıyor, öğrenci affı çıkıyor derken; hem eğitime dayanan bir ekonomi hem de öğrenmek adına çok uzun bir süreç söz konusu. Bu sürecin sonundaysa, bir yandan işsizlik oranlarının artmasından endişe duyulurken, eline diplomalarla bir gençler ordusuna, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;karamsarlık &lt;/span&gt;veriyor öncelikle ekonomik kriz.&lt;br /&gt;Gazetelerdeki haberleri nasıl okumalı? Bazen geçici bir süre için gerçeklik algımı kaybettiğim hissine kapılıyorum. Sanki tüm bu kötü haberler, bir başka gezegenden geliyormuş gibi... Keşke öyle olsa; ama değil! Koca kara puntoların altında, ferahlatan haberleri 2010 ortasından önce okuyamayacağız deniliyor.&lt;br /&gt;Ekonomik krize karşı çeşitlik önlemler de yazılıp-çizilmeye başlandı. İlginç yazılara da rastlıyorum sayfalar arasında... Paris’te 3,000 lokanta kapanmış, New York’ta insanlar artık bir masa için sıra beklemiyormuş, içkiye ve dua etmeye sarılanlarda artış varmış...&lt;br /&gt;Bir de ekonomik krizin ünlüleştirdiği, tanıştığımız isimler de var, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Muslukçu Joe&lt;/span&gt; gibi veya krizin yeniden popülaritesini arttırdığı mekânlar,&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; McDonalds&lt;/span&gt; gibi...&lt;br /&gt;Ülkemizde 2001 krizinin ardından bankalarımızın daha sağlam temellere kavuşması, Türk bankalarının başarıları yüzümüzü gülümsetiyor; ama krizin teğet geçmediği bir gerçek. Babamı dinlemem yeterli; çarşı-pazarda fiyatların nasıl da yükseldiğini anlatıyor. İşte buz gibi gerçeğin ta kendisi...&lt;br /&gt;Krizin entelektüel boyutu ise en ilgimi çeken yönlerinden biri... &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Marks&lt;/span&gt;’ın hayaletinin ortalıkta gezdiği, kapitalizmin çöküşe yaklaştığı, devletlerin sosyalizmin öğelerine sarıldığı tartışılıyor. Bu tartışmaları ağırdan almayı tercih ediyorum. Kapitalizm, küreselleşme ve kendini tüketime adayan bireyi yücelten bu sistemdeki krizin, insanoğlunun psikolojik ve sosyokültürel dünyasında doğuracağı sonucu hep birlikte göreceğiz. Birebir yaşamakta olduğumuz bu zor günleri analiz etmek kolay olmayacak... Şu an için gördüğüm, özellikle de kimi kesim medyamızda, krizi de popüler kültüre bir malzeme olarak alet etmeye çalışan bir eğilim de var. Ancak popüler kültür, bugünkü krizi doğuran sistemin bir ürünü. Dolayısıyla uzun vadede kökten bir anlayışın değişmesi şart. Aynı şekilde “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yeni&lt;/span&gt;” bir anlayış mı, diye sorulabilir. Bu “yeni”ye nasıl baktığınıza bağlı... Bir tüketim malzemesi olarak “yeni” krizin şu anki girdabında; bu nedenle daha farklı bir “yeni” lazım... İnsanın özüne, ona armağan edilen yeteneğine bakması, akılcılığa dayanması, uygarlığı bugüne taşırken insanoğlunun ortaklaşa sarıldığı değerleri hatırlaması lazım. Ekonomik modeller öneremiyorum belki; ama çözümün burada başladığını içten içe hissediyorum...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 5 Kasım 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-8051078748955959304?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/8051078748955959304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/muslukcu-joe-ile-tansmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8051078748955959304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/8051078748955959304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2009/04/muslukcu-joe-ile-tansmak.html' title='Muslukçu Joe ile tanışmak'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-4365836651258184197</id><published>2008-10-29T16:56:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T17:02:01.688+03:00</updated><title type='text'>Geçmişten geleceğe uzanırken Destina, bugünün neresinde duruyor?</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dini ve tarihi motiflerle beslenmiş, bilim kurgu yönü olan Mine Kırıkkanat’ın son romanı “Destina”, ülkemizin geleceğine dair çarpıcı bir senaryo sunuyor. Destina’da sürükleyici bir serüven ve düşündürücü cümleler okuru bekliyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mine Kırıkkanat&lt;/span&gt;’ın son romanı “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Destina&lt;/span&gt;” kitapçılardaki yerini aldı. Destina ile yazar, bugünden on altı yıl sonrasını kurguluyor. 2024’te Türkiye 100. yaşını doldurmadan parçalanmış, Türkler dünyanın dört bir yanına dağılarak asimile olmuş, Kıbrıs AB çatısı altında birleşmiş durumda. Geride kalan bir grup Türk aydınından romanın üç kahramanı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sinan&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Daryal &lt;/span&gt;ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hilmi &lt;/span&gt;içinse yurtları artık doğduğu topraklar değil, uzmanlık alanlarıdır. Köklü bir geçmişe sahip olan bu üç dost, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kufernesis I&lt;/span&gt;” operasyonunun önde gelen isimleri. Görevin amacı, rüyaların izinden giderek, Roma’nın ilk Hıristiyan imparatoru &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Konstantin&lt;/span&gt;’in soyundan gelen vârisin bulunması. Bu vârisin bulunması çok önemlidir; artık İstanbul, yeni adıyla &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nova Roma&lt;/span&gt;, Ortodoksluğun başkenti ilan edilmiş ve patrikhanenin başına gelecek kişi Ruslar tarafından açıklanmak üzeredir. Hilâl, haçın gerisinde kalmış ve küresel çekişme yeniden Katolikler ve Ortodokslar arasında yoğunlaşmıştır. Eğer bu uğurda ABD-AB “ittifakı” Konstantin’in soyundan gelen vârisi bulabilirse, Rusların karşısında güçlerini pekiştirebileceklerdir; ama bu kolay olmayacaktır; çünkü Ruslar da operasyonun içindedir ve olaylar vârisin arandığı Kıbrıs’ta düğümlenmektedir. Tüm bu sürecin merkezinde karşımıza, romanın başında güzelliğiyle söz ettiren ama sayfalar ilerledikçe gittikçe önem ve ağırlık kazanan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Destina &lt;/span&gt;çıkacaktır.&lt;br /&gt;Kitabın 180 sayfa incelikte durduğuna aldanmamalı. Öykünün tam olarak kavranabilmesi açısından sayfaların dikkatlice okunması gerekiyor. Bu açıdan yazar işimizi kolaylaştırıyor. Mine Kırıkkanat’ın, Türkçe’yi kullanmakta gösterdiği özen, zekice cümleleri ve bölümlerin kısa tutulması, akıcı bir şekilde romanı okumamızı sağlıyor. Beklenmedik yerlerde beklenmedik sürprizler dikkati toparlıyor, öyküye dair merakı kamçılıyor. Dolayısıyla kitabın bir solukta bitirilebileceğini söylemek mümkün.&lt;br /&gt;Bugüne kadar Mine Kırıkkanat’ın Destina hariç “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sinek Sarayı&lt;/span&gt;” adlı eserini okuma şansım oldu. Büyük İstanbul depremini konu aldığı eseri “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir Gün Gece&lt;/span&gt;” henüz kütüphanemde bekliyor. Yazarın bilimsel verilere sadık kalma konusunda titizliğini bildiğimden ötürü, açıkçası biraz da isteyerek bekletiyorum kendimi.&lt;br /&gt;“Sinek Sarayı”nı çok sevmiştim. Henüz cep telefonu, internet gibi teknolojilerin gündelik hayatımızı işgal etmediği bir dönemde kaleme alınmış, 90’ların İstanbul’unu anlatan çok özel bir kitap benim için “Sinek Saray”ı. Oysa Destina ile geleceğe uzanıyor ve nanoteknolojinin vardığı noktaya, nörobiyolojik bilimlerdeki gelişmelere tanık oluyoruz. 2024 yılında yapay zekâ ve beyne yerleştirilen implantlar aracılığıyla genler arası aktarılan rüyaların okunabildiğini görüyoruz. Vârisi aramak için geliştirilen “Kufernesis I” görevinin temelini de bu teknoloji oluşturmaktadır. Kitap bu yönüyle bilimkurgu özelliği taşıyor.&lt;br /&gt;Her geliştirilen teknoloji beraberinde sürprizler de, beklenmedik gelişmeleri de getirebilir. İmparator Konstantin’in soyundan gelen vârisi ararken, Kıbrıs’tan Brüksel’e uzanan hatlara Osmanlılar karışıyor. Böylece Romalı Konstantin ile &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kanuni Sultan Süleyman &lt;/span&gt;arasındaki benzerlikleri öğreniyoruz. İki imparator da eşlerinden etkilenmiş ve eşlerinden olmayan en büyük erkek evlatlarını öldürtmüşlerdir. Bir dizi daha çarpıcı benzerlik kitabın sayfalarında. Bu noktada yazar Osmanlıları eleştiriyor gibi, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Osmanlı’nın, Romalı gibi düzenli tutulmuş, resmi bir yazılı tarihi yok. (...) Arşivlerin bolluğuna karşın, büyük külliyatı, vergi ve tapu tutanakları oluşturuyor. Ne devlet işleri, ne toplum olayları belgelere sıralı ve ayrıntılı yansıtılmış bir miras değil Osmanlı tarihi. Hatta pek çok sayfası hiç yazılmamış, bazıları da özellikle silinmiş bir tarih... (s.20)&lt;/span&gt;” Mine Kırıkkanat, Osmanlı tarihinden küçük bir kesit sunuyor ve Romalılar hakkında bilgilerle, kitabın tarihsel yönü göze çarpıyor.&lt;br /&gt;Romanın ana konusu aranan bir vâris ve görev, Hıristiyanlık dünyası için çok önem taşıdığı üzere, Destina’da dinlere dair bir açılım da söz konusu. Gerek dinin felsefesi, gerekse günümüz Türkiye’sinde dinin yeri üzerine yazarın cümlelerini beğeniyle okudum. Kırıkkanat din uğruna birbirlerini öldüren insanlara, dini suiistimal eden sistemlere değiniyor, eleştiriyor ve soruyor, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kim görüyordu bu tersliği, kaç kişi farkındaydı ve reddediyor alet olmayı? (s. 66)&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;Destina’da cinsellik de var. Romanın akışında ilişkiler filizlenirken, ihanetler de gerçekleşiyor. Homoseksüel veya heteroseksüel olsun, cinsellik bu çok önemli operasyonun gölgesinde bile içgüdüsel gücünü korumaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Dini ve tarihi motiflerle beslenmiş, bilimkurgu yönü olan bu kitabı okurken zaman zaman &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dan Brown&lt;/span&gt;’ın “Da Vinci Şifresi” veya “İhanet Noktası” romanlarını anımsamadım değil. Genel hatlarıyla böyle bir çağrışım yaratsa da Destina’nın en çarpıcı özelliği ülkemizin geleceğine dair bir senaryo sunması.&lt;br /&gt;Romanın akışında Türkçenin ve Türkiye’nin önemi hakkında önemli cümleler, Türklerin aslı hakkında anlamlı ve güncel bilgiler var. Bunların gölgede kalmaması gerektiğine işaret ederken Mine Kırıkkanat Cumhuriyet Kitaba* vermiş olduğu söyleşide, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Eğer bu yozlaşma, değerlerin erozyonu ve kimliksizlik sürerse, şahsi görüşüm – ki, kimseyi bağlamaz – Cumhuriyet 101. yaşını göremeyeceği gibi, Türkiye de modern biçimde işgal edilecektir&lt;/span&gt;” diyor. Aynı zamanda da Destina’yı bir umut adına yazdığını belirtiyor. Bir okur olarak umut ve karamsarlık arasında sıkışıp kaldım. Romanda dünyanın dört bir yanına dağılmış Türkler, İsraillilerle kıyaslanıyor. Önümüzdeki 18 yılda Türkiye’nin dağılmasıyla olacakları vurgulamak için &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Üstelik İsraillilerin binlerce yıl gurbette yaşattıkları özgün kültür, hiçbirinde (Türkiye Türklerinde) yoktu. (s.114)&lt;/span&gt;” diye yazıyor Mine Kırıkkanat. Eleştiri, umut, tehlikeye çekilen dikkat iç içe giriyor. Son dönemdeki ekonomik kriz patlak verene dek tüketimin sınır tanımadığı dünyamızda, komplo teorileri de popüler bir malzeme haline dönüştü. Destina bu yönüyle, barındırdığı uyarılara rağmen popüler kültüre de hizmet etmiş oluyor.&lt;br /&gt;“Destina” adlı romanı kategorize etmenin zor olduğunu Cumhuriyet Kitaba verdiği söyleşide Mine Kırıkkanat da kabul ediyor. Önerim Destina’yı okurken serüvenin parçası olmanız, komplo teorilerini bir köşede tutmanız ve yazarın bilimsel titizliği ile umudunu sonuna kadar paylaşmanız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Ekim Sayısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;David Ojalvo&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şalom, 29 Ekim 2008&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şalom,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2896134860724474680-4365836651258184197?l=ojalvo.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ojalvo.blogspot.com/feeds/4365836651258184197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2008/10/gecmisten-gelecege-uzanrken-destina.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4365836651258184197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2896134860724474680/posts/default/4365836651258184197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ojalvo.blogspot.com/2008/10/gecmisten-gelecege-uzanrken-destina.html' title='Geçmişten geleceğe uzanırken Destina, bugünün neresinde duruyor?'/><author><name>David</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17680369984596427498</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://1.bp.blogspot.com/_qITSbFQSz4s/SfTDFtRo8QI/AAAAAAAAABQ/7cAz41l6T_c/S220/DavidnewBW.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2896134860724474680.post-2218443079633203780</id><published>2008-10-29T16:50:00.000+02:00</published><updated>2009-04-27T16:56:13.142+03:00</updated><title type='text'>Prof. Dr. Nejat Akar: “Bir yaşam, bir cümleden ibaret olamazdı”</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Bozkır Çocuklarına Bir Umut: Dr. Albert Eckstein” adlı kitap Prof. Dr. Nejat Akar imzasıyla eylül ayında Gürer Yayınları’nca basıldı. 1933 Üniversite Reformu bağlamında Türkiye’ye gelen çocuk hekimi Prof. Eckstein, Anadolu’da 25 vilayeti ana-çocuk sağlığı konusunda araştırmış, Anadolu’yu fotoğraflamış, Türkçe kitaplar yazmış ve Anakara Tıp Fakültesi Çocuk kürsüsünü kurmuştu. 1995’de başlattığı araştırmalarını kitaplaştıran Prof. Nejat Akar’la bir söyleşi gerçekleştirdim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Bozkır Çocuklarına Bir Umut: Dr. Albert Eckstein” adlı kitabınızı yazmaya nasıl karar verdiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabın yazılışında, bir tesadüfler zincirinin rolü olduğunu söyleyebilirim. 1995 yılında, yaz tatilimde ardarda okuduğum bir roman ve bir araştırma kitabı ilk kıvılcımları oluşturdu. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Demirtaş Ceyhun&lt;/span&gt;’un “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Biz Karabıyıklı Türkler&lt;/span&gt;” kitabında “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ankara Tıp Fakültesi Çocuk kürsüsü kurucusu Ord. Prof. Dr. A. Eckstein”&lt;/span&gt; cümlesi dikkatimi çekti. Ben o klinikte 20 yıldır çalışıyordum ve bu ismi hiç duymamıştım. Bir yaşam, bir cümleden ibaret olamazdı. Klinikte o dönemi yaşayan tanıklara Eckstein’ın kim olduğunu yönelttiğimde aldığım yanıt hemen hemen benzerdi: “Alman hoca”. Sonra araştırma dönemi başladı. Kütüphaneler, arşivler, ailesi ve nihayetinde o dönemki asistanları...&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eckstein kim?&lt;/span&gt;” ilk sorum oldu. Hitler’den kaçan, I. Dünya Savaşı’nda şeref madalyasıyla onurlandırılmış, çocuk koruyucu hekimliği alanında önemli bir uzman. 1933 Üniversite Reformu bağlamında Atatürk Türkiye’sinin davetiyle Türkiye’yi yaşama alanı olarak seçen ve 15 yıl süreyle Türkiye’de çalışan bir kişi. Binlerce çocuğa şifa dağıtmış, Anadolu’da 25 vilayeti anne-çocuk sağlığı konusunda araştırmış, Anadolu’yu fotoğraflamış, Türkçe kitaplar yazmış ve Ankara’ya bir çocuk hastanesi kazandırmaya çalışmış “bizden biri” olmuş. Eckstein’ın o dönem baktığı çocuklar arasında tıbbın çeşitli alanlarında profesör olmuş isimler,&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Filiz Ali, Murat Belge &lt;/span&gt;gibi isimler de mevcut. Eckstein, 15 yılın ardından Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılmış.&lt;br /&gt;Araştırma sürecimin halen devam ettiğini söyleyebilirim. Eckstein çiftinin yaşamını derinleştirdikçe, günümüze de yansımaların olduğunu gördüm. Kitaplaştırma düşüncesi, eşim Ece Akar'dan geldi. Üniversitede Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları alanında öğretim üyesi olarak çalışıyordum. Yoğun günlük işler arasında, bu kitabı oluşturmak benim için bir tutku halini almıştı.&lt;br /&gt;1995 yılında başlayan araştırma, 13 yıl sonra yayıncım &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Turgut Gürer&lt;/span&gt;'in inanılmaz destek ve katkılarıyla çok farklı bir biçimde “Bozkır Çocuklarına Bir Umut: Dr.Albert Eckstein (Gürer Yayınları)” olarak okuyucuya ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kitabı hazırlarken arşivlere, belgelere ulaşmak konusunda zorluk yaşadınız mı? Bu süreçte paylaşmak isteyebileceğiniz anılar nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Zorlandığımı söyleyemem. Prof. Eckstein'ı tanıyanlar, bu konularda araştırma yapanlar ve ailesi benimle ellerindeki her belgeyi paylaştılar. Özellikle belirtmeliyim ki, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alman Arkeoloji Enstitüsü&lt;/span&gt;'nün arşivlerinden çok büyük destek aldım. Bu süreçte tek hayıflandığım, hayattayken Prof. Eckstein'ın eşi&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Erna Eckstein&lt;/span&gt; ile İngiltere'de yeterli bütçem olmadığından görüşememiş olmam. Bu projenin en güzel yanlarından biri, Cumhuriyet’in o dönemini yaşayan kişilerle bire bir görüşmelerimin benim için unutulmaz birer anı niteliği taşıması olmuştur. Örneğin kitapta &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Atatürk&lt;/span&gt;’le ilgili daha önce yayınlanmamış iki anı yer alıyor. Atatürk’ün &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şakir Kesebir&lt;/span&gt;’in kızının Viyana’da hastalanması sırasında Dr. Eckstein’ı bir diplomatımız eşliğinde Viyana’ya Türk pasaportuyla gönderme direktifi vermesi ve hastanın kurtulması bu anılardan birisi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dikkatimi çekti, kitabınızın farklı bir tasarımı var...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kitabı günlük şeklinde tasarladım. Belgesel özelliği korunsun istedim. Ben edebi yazar değilim ama iki bölümde belgelere dayanarak yazarlık denemesi de yaptım. Bu bölümlerin gerçekte yaşamımda da başımdan geçtiğini söylemeliyim. Ayrıca kitapta okuyucuyu bilgilendirmek açısından dip notlara da yer verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kitabı okurken Dr. Albert Eckstein’ın Sağlık Bakanı Refik Saydam, Manisa Valisi Dr. Lütfi Kırdar, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile iletişimine tanık oluyoruz. Aynı zamanda kendisi Türkiye’nin birçok ilini dolaşarak, ülkemizin çocuk sağlığı hakkındaki profilini çıkarıyor. Bir yandan da II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi çocukların kurtarılmasında, Filistin’e nakledilmesine aracı olduğunu görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında Prof. Eckstein’ı Almanya’dan Türkiye’ye göç eden profesörlerden daha farklı bir yere koyabilir miyiz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Ülkemize çağrılan tek çocuk hekimi. Çocuk hekimi olmasıyla dünyaya farklı baktığını söyleyebilirim. Alanında çok önemli bir isim olması, sevecen yaklaşımı, eğiticiliği, Türkçe’yi kısa sürede öğrenmesi, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet felsefesini benimsemesi onu farklı bir konuma getiriyor. İlginç olan; Eckstein ile ilgili kötü hiçbir anıya ve anlatıya rastlamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1933 Üniversite Reformu ve Kemalist İdeoloji üzerine eseriniz önemli bir kesit sunuyor. Almanya’dan profesörler davet edilirken gereken insani bir yardım gerekse bir bilimsellik çabası dikkat çekiyor. Sizce o dönemden günümüze bir değişim söz konusu mu? Kemalist ideoloji bugün nerede duruyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Anadolu insanında genel olarak bu duruşun değiştiğini sanmıyorum. Umarım yaşanmaz; ama Prof. Ecstein'ınki gibi hayatlara tanık olanlara, insanımızın benzer şekilde davranacağına ve onlara kucak açacağına eminim.  Bunun bazı örneklerini yakın geçmişte yaşadık. Farklı davranışlarda var olanlar da görülecektir. Ancak Kemalist ideoloji, son yıllarda yıpratılmak istenmesine karşın, hâlâ zihinlerdeki yerini koruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ankara Tıp Fakültesi’nin 50. kuruluş yıldönümünde “Anadolu’da Bir Çocuk Doktoru / Ord. Prof. Dr. Albert Eckstein” bir konuşma gerçekleştirdiniz. Ardından "Eckstein’ın fotoğrafı, anabilim dalı baş
